Archive for Mart, 2010

Cezaevi Firarisi Sabıkalı Hırsızı Msn’de Aşk Muhabbeti Yakalattı

Çarşamba, Mart 24th, 2010

Antalya’nın Alanya ilçesinde, polisin 40 ayrı hırsızlık suçundan sabıkalı cezaevi firarisini yakalaması, Hollywood filmlerini aratmadı. Facebook’tan elektronik posta adresine ulaşan polis, ‘Yasemin’ rumuzuyla MSN’den hırsızla aşk muhabbeti yaptı. MSN’de tanıştığı ‘Yasemin’i emlak ofisine davet eden hırsız, karşısında polisleri görünce şaşkına döndü.

Edinilen bilgiye göre, 40 ayrı hırsızlık suçundan sabıkalı Ömer Kaşık (25) isimli hırsız, Antalya Yarı Açık Cezaevi’nden 2 ay önce firar etti. Hırsız, cezaevinden firar ettikten sonra Alanya merkezde ve Mahmutlar beldesinde girdiği iki evden dizüstü bilgisayar, altın ve araba çaldı. Hırsız, parmak izi bıraktığı için polis ve jandarmayı harekete geçirdi.

Alanya’da detaylı araştırma yapan Asayiş Büro Amirliği ekipleri, hırsız Ömer Kaşık’ın sosyal paylaşım sitesi ‘Facebook’ adresini buldu. Facebook’taki adresten hırsızın elektronik posta bilgisini ele geçiren polis, ‘Yasemin’ isminde yeni bir adres oluşturup hırsızı MSN’ye ekledi. ‘Yasemin’ ismini MSN’sine kabul eden hırsız muhabbete başladı. Yasemin’le aşk muhabbeti yapan hırsız, fotoğraf gönderdi. Fotoğrafların çekildiği yeri inceleyen polis Cumhuriyet Mahallesi’nde bir sokak olduğunu tespit etti. Polis, Yasemin rumuzuyla hırsızla muhabbet ederken bir taraftan da savcılıktan arama izni alıp belirlenen sokakta konuşlandı.

Hırsız Ömer Kaşık, muhabbet ilerleyince Yasemin’i sahibi olduğu iddia ettiği emlak ofisine davet etti. Bu sırada çok sayıda asayiş ekibi hırsızın bulunduğu emlak ofisine baskın yaptı. Emlak ofisi ve aynı sokakta kaldığı evde yapılan aramada 2 kuru sıkı tabancadan bozma silah, tabanca mermisi ve 5 cep telefonu ele geçirildi.

Hırsızlık suçundan dolayı 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırılan Ömer Kaşık, Antalya Yarı Açık Cezaevi’nden kaçmıştı. Kaşık, Alanya Adliyesi’ne çıkarıldı.

Muhabbet Kralı programındaki partneri Prof. Dr. Sevil Atasoy

Çarşamba, Mart 24th, 2010

Okan Bayülgen’in “Muhabbet Kralı” programındaki partneri Prof. Dr. Sevil Atasoy, Viyana’da olay çıkardı mı?

Delil avcısı olarak bilinen INCB Başkanı Atasoy, kendisine nezaket ziyaretinde bulunan Türk heyetini, yabancı uzmanların önünde tersleyince kriz çıktı.
Türkiye’nin, uyuşturucu ile yeterince mücadele etmediğini savunan Atasoy’a rakamlarla yanıt veren narkotikçiler, durumu üstlerine rapor etti.

Birleşmiş Milletler (BM) Uyuşturucu Madde Komisyonu’nun geçen hafta Avusturya’nın başkenti Viyana’da yapılan 53. toplantısında, Türk heyetiyle Uluslararası Narkotik Kontrol Kurulu’nun (INCB) Türk Başkanı Prof. Sevil Atasoy arasında sürpriz bir kriz yaşandı. Türk heyetinin nezaket ziyaretinde bulunduğu Atasoy, kabul sırasında yabancı uzmanları da odasına aldı ve uyuşturucuyla mücadelede yetersiz kaldığı gerekçesiyle Türkiye’ye ağır eleştiriler yöneltti. Neye uğradığını şaşıran Türk heyeti, Atasoy’a yanıt verince odada soğuk rüzgarlar esti. Heyettekiler, Türkiye’ye döner dönmez durumu bir raporlara üstlerine bildirdiler. Narkotikçiler, Atasoy’u Dışişleri Bakanlığı’na da şikayet etmeye hazırlanıyor.

Uyuşturucu Madde Komisyonu’nun 53. toplantısı, 8-12 Mart tarihlerinde Viyana’daki BM Genel Merkezi’nde yapıldı. Toplantıda Türkiye’yi emniyet, jandarma, sahil güvenlik ve gümrük teşkilatının narkotik birimleri ile tarım ve sağlık bakanlıklarından görevliler temsil etti. Kalabalık Türk heyeti, toplantının son günü INCB Başkanı Atasoy’u, BM Genel Merkezi’ndeki makamında ziyaret etti. Gergin geçen görüşmenin ardından Türkiye’ye dönen, heyet, durumu üstlerine rapor etti. AKŞAM’In ele geçirdiği raporda, yaşanan kriz şöyle anlatıldı:

HAKSIZ ELEŞTİRİDE BULUNDU

‘INCB Başkanı’na nezaket ziyareti yaparak hediye takdim eden Türk heyeti, INCB Başkanı Atasoy tarafından resmi ve soğuk bir tavırla karşılanmıştır. Sayın Atasoy, ofisinde görevli yabancı uzmanların huzurunda, görüşmenin İngilizce yapılacağını beyan etmiş ve bunun Türk heyeti ile resmi anlamda yapılan bir görüşme olduğunu söylemiştir. Türkiye’nin uyuşturucu ile mücadele faaliyetlerine yönelik haksız eleştiriler dile getirmiştir.’

YETERİNCE MÜCADELE YOK

‘Sayın Atasoy, Türkiye’nin uyuşturucu ile yeterince mücadele etmediğini, uluslararası kuruluşlar ve bölge ülkeleri ile yeterince işbirliği yapmadığını, eroin yakalamalarının yüzde olarak düşük olduğunu, ara kimyasal yakalamalarının da düştüğünü ifade etmiştir.’

TARTIŞMAK ZORUNDA KALDIK

‘Türk heyeti, INCB’de ülkesini temsil eden Atasoy’la, yabancı uzmanların önünde bir tartışmaya girmek zorunda bırakılmıştır. Türkiye, lan Balkan ve bütün Avrupa ülkelerinin (27 ülke) tamamının iki katı kadar eroin yakalamaktadır. 2004′te 2.5 ton seviyesinde olan Türkiye’nin eroin yakalaması, son beş yılda altı kat artmıştır. Türk heyeti ziyaret sırasında, ‘uyuşturucuyla mücadele kalitesini bu kadar sürede bu seviyede artıran başka bir ülke olmadığını’ da ifade etmiştir.’

ODADA SOĞUK RÜZGARLAR ESTİ

‘Nezaket çerçevesinde yapılmak istenen ziyaret soğuk bir atmosferde son bulmuştur. Sevil Atasoy’un Türk heyetine yaklaşımı, şaşkınlık yaşatmıştır. Uluslararası bir örgütte ülkesi adına görev alan ve ülkesinin çıkarlarını koruması beklenen bir görevlinin, kendi ülkesinin heyetine yönelik sergilediği bu tavır kabul edilemez bulunmuştur. Nitekim Türk heyetinde bulunan tüm kurumların temsilcileri, duydukları rahatsızlığı Dışişleri Bakanlığı’na bildireceklerini beyan etmişlerdir.’

Yemekteyiz” programına katılan Müjde K Muhabbet Tellalı Çıktı

Çarşamba, Mart 24th, 2010

Yemekteyiz” programına katılan Müjde K. gözaltına alındı…

Televizyonda yayınlanan “Yemekteyiz” programına katılan Müjde K., kadın pazarladığı iddiasıyla gözaltına alındı. Programda kendisini makyöz olarak tanıtan Müjde K.’, müşteri zannetiği polislerden kendisi dahil üç kadın için 2 bin lira aldı.

Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri kadın pazarladığı istihbaratını aldıkları Müjde K. ile müşteri olarak telefonla irtibata geçti. Önce konuşmak istemeyen ve referans isteyen Müjde K., işadamı sandığı polislerle Fatih’te bir otelde buluşmak için anlaştı. Buluşma yerine Yağmur M. (22) ve Zeynep M. (24) ile gelen Müjde K., 1 saatlik seks karşılığında 2 bin TL para istedi. Seri numaraları alınmış paraların Müjde K.’ya verilmesinin ardından odalara çıkan dedektifler, kimliklerini açıklayarak Müjde K. ve iki hayat kadınını gözaltına aldı.

Ahlak ve Kumar Büro Amirliği’ne getirilen Müjde K., sorgusunda suçunu itiraf etti ve iki yıldır kadın pazarladığını söyledi. Müjde K.’nın her kadın için 500 TL istediği, bu paranın 200 lirasını hayat kadınlarına verip gerisini kendisine aldığı belirlendi. Televizyon programına meşhur olup arası bozuk olan sevgilisinden intikam almak için katıldığını söyleyen Müjde K., “Programdan sonra işlerim arttı. Daha çok aranmaya başladım” dedi. Gözaltına alınan Yağmur M. ile Zeynep M. de ifadelerinde Müjde K.’nın sürekli kendilerini erkeklere pazarladığını anlattı.

Poliste işlemleri tamamlanan Müjde K., kadın pazarlamak suçundan Fatih Adliyesi’ne sevk edildi.

Şerkeftina imane Çanakkale Muhabbet

Çarşamba, Mart 24th, 2010

Seneler önce Güneydoğu’da dilden dile dolaşan ancak zamanla unutulmaya yüz tutan Çanakkale Kasidesi bir grup meraklının çalışmalarıyla yeniden ihya edildi. Kaside için Türk-Kürt kardeşliğinin canlı vesikası deniliyor.
‘Eşgu şewgu şahiya rewşa şehida/ Ji canu dil lè dixin kifşe jivanre îde/ Îro roja mèraye çi kurd çit irk çi arab/ Alikarî’j bateye ser keftin bide Ya Rab.” Bu Kürtçe dörtlük 90 küsur yıllık. Çanakkale Harbi’ne katılan bir askerin savaş akabinde zaferi anlatmak için söylediği uzun kasidenin/destanın parçalarından. Tabii vaktiyle dilden dile geçen mısralar zamanla unutulmuş. Ancak Şanlıurfalı bir grup gayretkeş 3 aylık çalışmasıyla tamamını tekrar gün yüzüne çıkardı. Türk-Kürt kardeşliğinin ve demokratik açılımın konuşulduğu bugünlerde kasidenin anlamı daha da büyüyor. Çünkü 12 kıtalık kasidenin sadece yukarıda zikrettiğimiz bölümünün Türkçesi dahi, aradaki bağın gücünü sloganların ötesine taşıyor: “Şehit olacakların durumuna baksanıza aşk şevk ve heyecan içindeler/ Canı gönülden çarpışıyorlar belli ki onlar için bayramdır/ Bugün delikanlılar günüdür Kürt olsun Türk olsun Arap olsun/ Yardım ve destek Sen’dendir başarı ihsan eyle ey Rabbim.” Peki, yıllarca Güneydoğu illerinde terennüm edilen destansı sözlerin hikâyesi nedir?

Tarihte Çanakkale Savaşı’na denk mücadelelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Çünkü imkânları yetersiz bir devlete saldıran güçlü devletlere karşı Osmanlı coğrafyasının tamamından gelen ve yaşı 15 ila 25 arasında değişen askerler deniz ve karada sonuna kadar dayanmıştır. Vuku bulan bu kahramanlık destanı zamanla şiirlere, türkülere ve ağıtlara işledi. Analar, eşler, evlatlar kayıplarının acısını kelimelere vurdu. Ancak şimdiye değin sadece Türkçesi biliniyordu.

Oysa yeni keşfedilen bir kaside gösterdi ki, acının kapsamı tek dille sınırlı kalmamış. Senelerce başta Şanlıurfa Güneydoğu’daki çoğu köyde, şehirde Çanakkale yiğitleri Kürtçe destanla anılmış. Destanı günümüze taşıyansa Urfa’da mukim tasavvuf müziği ekibi Grup Dergâh üyeleri.

Dört yıl önce toplanan ekip Mehmet Ziya Demirbaş, İsmail Demirbaş, Bekir Çiçek ve Ahmet Bahadır Canbaz’dan müteşekkil. Sürecin seyrini Hafız Mehmet Ziya anlatıyor: “Önceden benzer bir grubumuz vardı. O dağılınca bu arkadaşlarla yola çıktık. Kürtçe Çanakkale kasidesi de yöremizde bir iki kıtasıyla yıllardır söylenirdi. Gittiğimiz yerlerde de ilgi toplardı. İki sene evvel ‘Acaba bunun devamı var mı?’ fikri aklımıza düştü. Ama o sırada devamı gelmedi.”

Merakları 8 ay önce had safhaya çıkınca ‘Artık tamam!’ deyip işe koyulurlar. Evvela yazılı kaynak araştırır ancak bulamazlar. Sonra yaşlılara başvurmayı akıl ederler. İlk yardım Hafız ve İsmail’in 64 yaşındaki babası Suphi Demirbaş’tan gelir. Yıllar sebebiyle unuttuğu kasidenin hatırladığı kısımlarını oğullarına aktarır. Akabinde Şeyh İbrahim isimli büyüğün kapısı çalınır ve anlattıkları not edilir. Ekip elde kâğıt kalem köy köy dolaşmaktadır. Koşturma yorucudur fakat bulunan her mısra onu izale etmektedir. Demirbaşların akrabası 78 yaşındaki Müslüm Dede’nin de evi ziyaret edilir. Ayağına gidilen en yaşlı isimse 92’lik Beşir Çiftçi’dir. Hepsinden derlenenler sıraya konduktan sonra yeni düzenleme için Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cüneyt Gökçe’ye başvurulur. “Arkadaşlar bana metni getirdiğinde telaffuzdan ve kelime değişimlerinden zamanla ortaya çıkan yanlışları düzelttik. Aslına da sadık kaldık tabii…”

Bütün sürece başından beri maddî ve manevî destek veren iki isim daha vardır. Mezopotamya Prodüksiyon sahipleri Suat Gümüşçü ve Emrullah Bademci. Mevzunun burada kalmasını istemeyen ikili kasidenin bestesini yeniden elden geçirme fikrini geliştirir. Neyzen Başar Dikici öncülüğünde 35 kişilik ekip günlerce çalışır. Neticede 12 kıtalık 4 kısımdan müteşekkil her biri farklı besteye sahip kasideye ulaşılır. Bir ve üçüncü bölüme yeni beste hazırlanır. Diğerleriyse bilinen şekliyle muhafaza edilir.

Kasidenin nihaî hâlinin bölüm başlıkları da şöyle: 1) Destpeka Herbe (Savaş Çanları): Seferberlik haberlerinin halkın sosyal hayatındaki etkileri anlatılıyor. 2) Rewitiya Nepandi (Bilinmeze Yolculuk): Diyarbakır’da toplanan ordunun Urfa’ya ve oradan Haleb’e nihayet Çanakkale’ye varışı işleniyor. 3) Kimkima Herbe (Harbin Kızıştığı An): Savaş meydanındaki yiğitlik ve zorluk dillendiriliyor. 4) Şerkeftina İmane (İnancın Zaferi): Şehadetin ve galibiyetin getirdiği coşkuyla kaside sona eriyor.

Destanın tekrar ortaya çıkmasına sevinenlerin başında şüphesiz hatıralarına başvurulanlar geliyor. Bunların içinde belki de en renklisi 92’lik Beşir Çiftçi. Evlatlarıyla yaşayan Beşir Amca küçük bir odada elinde tesbihiyle karşılıyor misafirlerini. Söz Çanakkale’ye gelince “Harpten 1-1,5 yıl sonra doğmuşum…” diye başlıyor anlatmaya: “Köylerden gidenlerin çoğu dönmemiş. Dayım da öyle. Büyük harp olmuş. Kimse unutmuyordu. Kaside de unutturmuyordu. Evvelden köylerde odalar vardı. Şıhlar (büyükler) gelince toplanılırdı. Muhabbet başlamadan mutlaka Çanakkale destanı okunurdu. Ama Allah nasip etti ben de 941’de askerliğimi orada yaptım.” Bir ara “Bize de okusan…” talebi gelince “Nefesim yetmiyor artık, eskiden okurdum ki dinleyen herkes ağlardı.” diyor ama ısrarlara dayanamayınca başlıyor içli içli terennüme. Belli ki mısralar arası durmaları nefes yetersizliğinden ziyade gözlerini yaşartan his yoğunluğundan kaynaklanıyor.

Hafız ve İsmail Demirbaş’ın akrabası Müslüm Amca’nın gönlündeki eziklik de Beşir Dede’ninkine denk. “Gençler bilmiyor artık. Biz vaktiyle hevesliydik. Söylenirken dinler ezberlerdik. Bizim köyden sadece Hafız öğrendi. İyi ki de öğrendi.” Araya hiç Türkçe bilmeyen eşi giriyor ve uzun uzun anlatıyor. Hafız çevirince anlıyoruz ki seneler önce beyi sohbet meclislerinde sabaha kadar kaside okurmuş. Demirbaş’ın dedesi Halil ve onun ağabeyi İsmail de seferberlikte Urfa’dan Haleb’e gitmiş. Ancak Halil hastalanınca geri çevirmişler. Giden ağabeyindense bir daha haber alınamamış. “Ahir ömrümde bir tek Çanakkale’yi göremediğime hayıflanıyorum.” deyince Müslüm Amca odaya sessizlik çöküyor. Oğulları ve arkadaşlarının kasideyi ihya etme gayretine başından beri destek veren Suphi Demirbaş da senelerce tef eşliğinde kaside söylemiş: “Çocuklar, Baba sen çok güzel çalıyorsun, ama Çanakkale’yi çal, derdi. Şimdi çaldığım tefi beğenmiyorlar.”

Hitama eren işten herkes memnun. Bilhassa da Grup Dergâh üyeleri. Ancak onlardan da hiçbiri Çanakkale’ye gitmemiş. “Hac vesilesiyle kutsal topraklara varınca Uhud’u da ziyaret etmiş ve müthiş etkilenmiştim. Çanakkale’yi gezsem aynı duygulara kapılacağıma eminim.” diyen Hafız ve arkadaşlarına “Ziyaret etseydiniz de seslendirseydiniz daha mı coşkulu okurdunuz?” sorusunu yöneltilince Bekir Çiçek cevap veriyor: “Zannetmiyorum. Çünkü çalarken ziyadesiyle hisleniyoruz. Nereye gitsek özellikle yaşlılar istiyor. Onlar ağlarken sizin gözyaşlarınızı tutmanız da mümkün değil.”

İlerde ‘Hepimiz Oradaydık” adıyla Türkiye geneli konserler vermeyi, gelecek yılsa süreci belgeselleştirmeyi düşünüyorlar. Hasbıhali Suat Gümüşçü bağlıyor: “Türk-Kürt kardeşliği için hiçbir şey yapmaya gerek yok. Dedelerimizin yolundan gidelim yeter. Onlar zaten taşları dizmiş. Çanakkale Savaşı ve kaside bunun açık bir delili.”

Temel düsturumuzu muhabbete muhabbet, husumete husumet olarak belirlemek

Çarşamba, Mart 24th, 2010

Tarihçe-i Hayat’ta belirtildiği üzere, Said Nursi’nin kendisine koca bir sayfayı tek okuyuşta ezberlemesinin ardından, Hocası “Zekâ ile hafızanın bir insanda bu denli seviyede toplanması çok enderdir. Sana bundan sonra Bediüzzaman diyelim” diyerek, Said Nursi’nin “Bediüzzaman” ismiyle çağrılmasına ve gelecek kuşaklarda da “Bediüzzaman” ismiyle bilinmesine vesile olmuştur. Türkiye’de hadis deyince akla gelen ilk isimlerden biri olan, hazırladığı 18 ciltlik “Kütüb-i Sitte” külliyatıyla hadis alanında otoriter bir isim haline gelen, geçtiğimiz günlerde Marmara Üni. İlahiyat Fak. Hadis Anabilim dalı öğretim üyesiyken vefat eden Prof. Dr. İbrahim Canan Hoca’nın Bediüzzaman’ın Fikrî Programı Üzerine Bir Analiz kitabına yapacağımız bir tahlille, Bediüzzaman’ın düşünce dünyasında gezinip, muhayyilesinin sınırlarının üzerinde dururken hakikate dair analizlerde bulunacağız.

Bediüzaman’ın çabalarına, çözüm ve analizlerine, ümmet adına düşündüklerine ve düşünsel eylemine geçmeden önce, o devrin şartlarına kısaca değinmekte fayda var. Risale-i Nur Külliyatı’nda Sünûhat’ta geçtiği üzere o devir, “felaket ve helâket asrı”dır. Maddi manevi birçok felakete maruz bırakılan ümmet, dağılmış ve gruplara ayrılarak sayısız kollara ayrılmıştır. Birbirlerine düşman edilen bu kollar, gün geçtikçe toparlanamamanın getirdiği zayıflıkla dağılmış, çeşitli inanç ve ideolojilerin etkisiyle toplumda kalbî hastalıklar görünmeye başlamıştır. Ümmet tabiri caizse erimektedir. Erimekte olan bir ümmetin içinde, İbrahim Canan Hoca’nın deyimiyle yıkanlar, yıkılanlar, yakanlar, inşa etmeye çalışanlar, inşa edenlere çelme takanlar birbirleriyle hak-batıl mücadelesi içerisindedirler. Ümmetin dağılmış kalplerini bir arada tutacak, iman hakikatlerini anlatacak, iman hakikatleriyle dağılmış gönülleri birleştirecek bir güneşin olmaması, karanlığı genişletiyor, insanları gittikçe hakikatlere karşı körleştiriyordu. İşte böyle bir ortamda fikrî ve irfanî çözümlemelerle yeniden kalkınmayı, silkinip kendine gelmeyi, asrın ve coğrafyanın ilmî, içtimaî, siyasî, ideolojik ve tarihî şartlarını da göz önünde bulundurarak çıkış kapısını aralamayı önceleyen Bediüzzaman’ı, ömrü boyunca gerçekleştirmeye çalışacağı ideallerini ve mücadele hayatını bir makalesiyle yakından tahlil ediyor İbrahim Canan. Bu tahlil sırasında bir kısım aydın ya da entelektüel geçinen zümrenin yaptığı gibi, aşırı yüceltip bitirmiyor, abartmalara kaçmadan çözümlere getirdiği bakış açısını irdeliyor.

İbrahim Canan’ın belirttiği üzere, makale Dinî Ceride’nin 23 Mart 1909 tarihli 83′üncü sayısında yayınlanmıştır. Bediüüzaman bu makalesiyle hayatı boyunca yapacağı mücadelenin plan ve programını madde madde belirtmiştir. İbrahim Canan, makale öncesinde Bediüzzaman’ı anlamanın zorluğundan erken yaşta fikrî kemâline, cesaretinden katıldığı mahkemelere ve aldığı beraatlara kadar Bediüzzaman’ı tahlil etmiş. Bediüüzaman’ı anlamada öncelikle bilinmesi gerekenleri risale-i nur külliyatından okumalarıyla açıklayarak, Bediüzzaman’ın menkıbelerle dolu talebelik, askerlik, esaret ve uzun bir ömür boyu süren mücadelelerine değinmiş.
Cehalete kökten çözüm: Eğitim

2005 yılında dünya üniversitelerinin başarı sıralamasında üniversitelerimizin yeri, gazetelere “İlk 500 üniversite arasında yer alamadık” şeklinde yansımış, ilk 2000 üniversite arasında dereceye de giremediği belirtilen üniversitelerimizin, hali hazırdaki konumu da ortaya çıkmıştır. Bediüzzaman’ın din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği “Medresetü-z Zehra” projesi, bir asır önce ne kadar da isabetli bir çözüm olduğunu göstermekle kalmıyor, halen de sorunun devam ettiği düşünülürse, Bediüzzaman’ın sadece ülkemiz için değil tüm İslam âleminin birlik ve bütünlüğü için getirdiği çözüm önerisi, aradan bir asır geçmesine rağmen tazeliğini koruyor. Bediüzzaman’ın, genel itibariyle İslam dünyasının özel itibariyle de Doğu’nun geri kalmasında, anarşinin, ayrılıkların, ötekileştirilmelerin ve bütün kötülüklerin en köklü sebeplerinden biri olarak, ‘en büyük düşman’ ifadesiyle anlattığı ‘cehalet’ illetine dikkat çekmesi, Medresetü-z Zehra projesinin önemini ortaya koyuyor. 1907′de Doğu’dan İstanbul’a geldiğinde kalbinde bu büyük projenin hayali olan Van, Bitlis, Siirt ve Diyarbakır’da kurulacak bir üniversite, bölgeyi ve özelde de Doğu’yu manen ve ilmen kalkındıracak bir projedir. Bediüzzaman Münazarat isimli eserinde çözüm önerisini şöyle dile getirmiştir: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahlarıyla cihad edeceğiz.”

Bediüzzaman’ın, genel itibariyle İslam dünyasının özel itibariyle de Doğu’nun geri kalmasında, anarşinin, ayrılıkların, ötekileştirilmelerin ve bütün kötülüklerin en köklü sebeplerinden biri olarak, ‘en büyük düşman’ ifadesiyle anlattığı ‘cehalet’ illetine dikkat çekmesi, Medresetü-z Zehra projesinin önemini ortaya koyuyor. Bediüzzaman 1907′de Doğu’dan İstanbul’a geldiğinde kalbinde bu büyük projenin hayali olan Van, Bitlis, Siirt ve Diyarbakır’da kurulacak bir üniversite, bölgeyi ve özelde de Doğu’yu manen ve ilmen kalkındıracak bir projedir. Meselenin özünü bundan 100 yıl önce Bediüzzaman, Medresetü-z Zehra projesi ile çıkış noktasının kapısını aralamış, ümmet adına bir ilham kaynağı, cehalet hastalığının tedavisini yazdığı reçeteyle belirtmiştir.
Kendinden başla!

Hz. Peygamber’in “Kendinden başla!” hadisini (Müslim, Zekât 41) düstur edinen Bediüzzaman, “Kendini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyleyse nefsimden başlarım!” diyerek, insanlığa hizmetin merkezine “nefisle mücadele” etmeyi koymuştur. Nefisle mücadele eden, nefsini dizginleyebilen insan ancak insanlığın kurtuluşuna vesile olabilir. İnsanın çiçek açmasını önceleyen Bediüzzaman, çiçeklerin kuruduğu, köklerinden ayrıldığı bir dönemde ruhun dinamiklerini harekete geçirecek bir kalkınmanın sancısı içerisindedir.

Mesleği olarak gördüğü irşad vazifesince, İslam’ın ana meselelerinden talebelik sanatının ıslahına, ulemanın toparlanmasından siyasi rejimin ıslahına kadar birçok soruna çözümler getiren Bediüzzaman, kurtuluşumuzu kendi medeniyetimizin değerlerini fark ederek gün yüzüne çıkartabilecek potansiyeli keşfedebileceğimiz zaman göreceğimizi belirtir. Kanunları oluştururken bile kendi kaynaklarımıza sırtını çevirerek Avrupa kapısına dayanmak bir cinayettir. Avrupa’nın kapısına dayanıp medet ummakla ancak ve ancak kendi kendimizi mahkûm bırakacağımızı ifade eden Bediüzzaman, bu konu üzerine “Kanunlar, Allah inanç ve korkusunu esas alan “din-i İslam namıyla olmalı” diyerek, içine düştüğümüz perişanlıklarından temelinde sebep olarak, İslam’ın hakikatlerinin ve güzelliklerinin hayatımızdan uzaklaşmasını görür.

“Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede görürse alır” hadisince, Avrupa’dan alabileceğimiz her güzelliği almamız gerektiğini belirterek, Ali Şeriati’nin “Av avcıya tutkun” sözleriyle dile getirdiği tutkunluktan uzak durmamız gerektiğini belirtikten, meşrutiyet rejiminin İslam’da başka bir kaynağa nispet edilemeyeceğini ifade eder. Her ne kadar Batı tutkunu kişilerce “Batı menşeli ama asrın gereği” şeklinde ifade etmiş olsalar bile, dindar ve muhafazakârların meşrutiyeti İslam dışı bir sistemmiş gibi görmemeleri gerektiğini izah eder, hatta dört halife dönemini cumhuriyet idaresi olarak vasıflandırılmasının mübalağa olmayıp gerçeğe uygun bir tespit olduğunu izah eder. Çünkü dinin ana kaynakları Kuran ve sünnetin ruhuna uygun olan rejim şura sistemine ve seçime dayanan bir rejimdir. Bu anlamda meşrutiyet, Avrupa’nın değil, İslam’ın malıdır. (s. 97)

Meşrutiyet dört mezhebi kaynak kılmalıdır. Ancak bu şekilde ihtilaflar önlenebilirken, farklı grupların temsilcileri durumundaki kişilerin görüşlerinde mutabakat sağlanabilir. Bu meyanda ilmiyede hürriyet hâkim kılınmalı, hakikati bulma aşkı galebe çalınmalıdır. Kürsü sahipleri ve otoriter konumda bulunanlar asla kendi görüşlerini dayatmamalıdır. İdarede kuvvet kanunda, ilimde kuvvet hakta olmalıdır. (s. 132)

Müslümanların birlik ve beraberliği sağlanırken gayr-ı Müslim cemaatlerin budan rahatsız olmalı önlenmeli, kalplerdeki dini saffet ve heyecana dayanacak birliktelik gayr-ı Müslimlere zarar vermemelidir. Çünkü dindarlık onları incitmeye manidir. Tarihin hiçbir döneminde Müslümanlar, gayr-ı Müslimlere eziyet etmemiş, kötü muamelede bulunmamıştır. (s. 188)

Milliyeti bir vücut, ruhunu da Kuran olarak ifade eden Bediüzzaman, İslamî maarifin üç ordusunun olduğunu ifade eder: Mektep, medrese ve tekke. Genel olarak İslam dünyasının geri kalmasında ve Osmanlı’nın çökmesinde yetersiz ve cahil önderlerin tesiri olduğundan, devlet öncelikle umumî irşada yönelik hizmetlerin kalitesine önem vermeli, mektep-medrese-tekke ilişkisini sağlamlaştırmalıdır. Temel düsturumuzu muhabbete muhabbet, husumete husumet olarak belirlemek, silah olarak burhana sarılan adaletle yönetilen devletin de bekasını aşikâr kılacaktır.

Muhabbet kuşları Ölümden Kurtardı

Perşembe, Mart 18th, 2010

Eskişehir’de sobadan sızan gazdan zehirlenen iki kişi, aynı odadaki muhabbet kuşlarının çırpınma sesini duyan arkadaşlarının 112 Acil Servis’i aramasıyla hastaneye kaldırıldı.
Sağlık durumları ciddi olan şahıslardan ev sahibinin, bir hafta önce yine karbonmonoksit gazından zehirlendiği ve tedavi gördüğü hastaneden dün taburcu edildiği öğrenildi.
Olay, Güllük Mahallesi Tarlayüzü Sokağı 8 numaralı evde meydana geldi. İnşaatlarda çalıştıkları öğrenilen Niyazi Çelik (60) ile arkadaşı Hasan İncesu (30), bahse konu ikamette gece saatlerinde sobaya kömür atıp uykuya daldı. Bir daha uyanamayan Çelik ile İncesu’nun arkadaşları, bugün öğleden sonra evin önünden geçerken kafeslerinde çırpınan muhabbet kuşlarının sesinden şüphelendi.
İkametin camını zorlayıp içeriyi kontrol ettiklerinde olayı fark eden vatandaşlar, 112 Acil Servis’e haber verdi.
Olay yerine gelen sağlık görevlilerinin ilk müdahaleyi yaptığı Niyazi Çelik ile Hasan İncesu, ambulanslarla kaldırıldıkları Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tedavi altına alındı. Sağlık durumlarının ciddi olduğu bildirilen şahıslardan Niyazi Çelik’in daha öncede üç kez sobadan sızan gazdan zehirlendiği, en son bir hafta önce “karbonmonoksit zehirlenmesi” teşhisiyle tedavi gördüğü hastaneden dün taburcu edildiği bildirildi.
Niyazi Çelik’in komşusu Ahmet Uzunalp, “Niyazi Çelik, bir hafta önce yine sobadan sızan gazdan zehirlendi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde bir hafta tedavi görüp iyileştikten sonra dün taburcu edildi. Bir keresinde yine sobanın tüttüğünü ben fark etmiştim ve kendisine ‘öleceksin’ diye şaka yapmıştım” dedi. Uzunalp, olayı kafeste çırpınarak haber verdikleri belirtilen iki muhabbet kuşunu odadan dışarıya çıkardı.
Olayla ilgili soruşturma sürdürülüyor.

Mustafa Sandal’la daldan dala muhabbet

Perşembe, Mart 18th, 2010

Pop sanatçısı Mustafa Sandal, Mahsun Kırmızıgül’ün yönetmenliğini yapacağı “New York’ta 5 Minare” filminin çekimleri için Mayıs ayında New York’a gideceklerini söyledi. Uluslararası Turizm Fuarının açılışına katılmak ve Türk Gecesinde konser vermek için Moskova’da bulunan Sandal, gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Mahsun Kırmızıgül’ün sahneye çok hakim bir yönetmen olduğunu ve oyuncuları rahatlatan bir tavır sergilediğini kaydeden Sandal, “Sahneyi çekmeden önce kafasında bitiriyor. Hatta müziğiyle bitiriyor. Kafasında o sahne var, o çerçeve var ve dolayısıyla bir sürpriz yok, çok rahat” dedi.

“New York’ta 5 Minare” filminin çekimi için Mayıs ayında 6 haftalığına New York’a gideceklerini kaydeden Sandal, “Seyirciden bu film beklenen karşılığı bulacak. Önemli bir film olacak. Özel bir film olacak. Bu filmi 12 yıl önce çekecektik. Defalarca toplantı yaptık, çekelim mi, çekmeyelim mi diye. Bir türlü kısmet olmadı. Bu seneymiş kısmet. Bu sürede Mahsun’un deneyimi, tecrübesi arttı” diye konuştu.

Bir soru üzerine Rusça parça okuyabileceğini veya bir Rus şarkıcıyla düet yapabileceğini söyleyen Sandal, “Popüler bir şarkıcıyla düet olabilir. Okuyabilirim, neden olmasın? Burada bizimle düet yapmak isteyen kişinin kariyeri çok önemli. Bizler de düet yaparken, yaptığımız işin hedefine ulaşması çok önemli. Düeti yapacak kişinin konsantrasyonu da çok önemli. Benim canım Mustafa Sandal ile düet yapmak istedi, hadi yapalım olayı değil” dedi.

Eşimin Eurovision’a seçilmemesi isabet oldu

Mustafa Sandal, eşi Emina’nın bu yıl Eurovision Şarkı Yarışmasında Sırbistan’ı temsil etmek üzere seçilmemesiyle ilgili bir soruyu şöyle yanıtladı:

“Eşimin Eurovision’a kendi bestesi ve sözüyle gitmesini istiyordum. Goran Bregoviç Sırbistan’da üç farklı şarkı yaptı. O şarkı üç farklı sanatçı tarafından okundu ve o şarkılardan biri Eurovision’a gidiyor. Yarışma, Goran Bregoviç’in hangi şarkısının Eurovision’a gideceği üzerine kuruluydu. Benim eşim de devlet televizyonunun prodüksiyon şirketinin sanatçısı olduğu için oradan bir baskı geldi. Benim eşim Eurovison’a gidecekse, kendi bestesi ve kendi sözleriyle gitmeli. Bence isabet oldu.”

Bülent Arınçı Ağlatan Muhabbet Kuşu

Perşembe, Mart 18th, 2010

BAŞBAKAN Yardımcısı Bülent Arınç, katıldığı televizyon programında özel hayatına ilişkin daha önce bilinmeyen ilginç bir ayrıntıyı aktardı. Habertürk TV’de Basın Kulübü programına katılan Arınç, oğlunun kaybından sonra eve aldığı muhabbet kuşunu anlattı. Arınç uzun bir süre kendilerine arkadaşlık eden muhabbet kuşundan şu sözlerle bahsetti: “Oğlum öldüğünde bir muhabbet kuşu almıştık. Bize evladımızın acısını unutturdu. 3-4 kelime konuşan, “hoş geldin babacığım” diye beni karşılayan, “anne-baba” diyen, bir işaret edince omzuma konan, kulağımdan öpen bir kuştu. Torunumuzun olduğu gün 7 yaşında öldü. Arkasından ağladık.” Programda gündeme ilişkin açıklamalarda bulunan Arınç Çukurambar’da gözaltına alınan Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı subayların hedefinde kendisinin olduğunu söyledi. Arınç, “Biliyorum ve inanıyorum ki bunları bir insanın hedef haline gelmesi için yapılmış çalışmalar” dedi.

Muhabbet Kralı Okan Bayulgen Saba Tümere Ne Sordu

Salı, Mart 9th, 2010

Kanal D ekranlarında yayınlanan ‘Muhabbet Kralı’ programının konusu uyku sorunları ve rüyalarda yaşananlardı.

SABA TÜMER CİNSEL RÜYALAR GÖRÜYOR MU

Bu konuda uzman kişilerin görüş ve düşüncelerine yer veren Okan Bayülgen’in gecenin sonlarına doğru program konuklarından Saba Tümer’e sormuş olduğu soru herkesi güldürdü.

Programın kapanışında Bayülgen’in sorduğu: ‘’ Cinsel rüyalar görürmüsünüz’’ sorusuna kahkaha makinesinin vermiş olduğu yanıtsa hayli ilginçti.

Leb-i Derya Muhabbet

Pazartesi, Mart 8th, 2010

Leb-i Derya Muhabbet’in ilk konuğu, İl Özel İdare Sekreteri Tahsin Akduman. Evlerine konuk oldum ve bir sabah kahvaltısında uzun uzun konuştuk. Sağ olsun Mahmure Hanım, geleceğim diye çeşit çeşit börekler çörekler hazırlamış. Tahsin Bey’in oğlu Ahmet evdeydi, ama kızı İstanbul’da öğretmenlik yaptığı için görüşemedik. Röportajımızdan büyük keyif alacağınızı umuyoruz.

RÖPORTAJ: DERYA ÖZTÜRK

Üçümüze Sevim Hoca “üç profesörler” derdi

Çocukluğu köyde geçmiş Tahsin Akduman’ın. Zekalarından ötürü üç arkadaşına öğretmenleri “üç profesörler” adını takmış. 1975-1980 yılları arasında üniversiteyi okuyan Tahsin Bey, militan olmasa da “kalabalık” olsun diye katıldığı eylemler olmuş ve Mahmure Hanım’ı görüp “aşık olması” ile evliliğe adım atmış ve yıllar yılları kovalamış. Tahsin Bey bu yerlere gelmek için gerçekten çok çalışmış.

Öncelikle nerede doğdunuz, çocukluğunuz nasıl geçti, nasıl bir aileniz vardı, çocukluk hayalleriniz nelerdi bunlardan bahsedelim istiyorum…

Burada Dodurga köyü var, şimdi mahalle oldu. Orada doğdum. Daha doğrusu annemden öğrenemedim köyde mi doğdum, hastanede mi doğdum. Belki de evde doğdum tam bilemiyorum. Benden üç gün önce de muhtarın torunu doğmuş. Bizi nüfusa iki ay sonra yazdırmışlar. Ağustos’un 20’si gibi doğmuşum. Kasım’ın 5′inde muhtarın torunuyla aynı güne yazdırmışlar. Muhtarın torunu da Hakkı Özakyol. Allah rahmet eylesin geçenlerde vefat etti. O zamanlar şimdi E–5 dediğimiz kısmın üst kısmında hiç ev yok. Oradan tek başımıza gelemezdik bile. Köy 28 haneydi, şu anda birleşti. Yakında Sarıcılar Köyü vardı. Orada okula başladık. Kasım’da doğduk diye kayıt etmediler bizi. Köylü çocuklarıyla beraber kayıtsız okula gidip geliyorduk. Oraya bir sene kayıtsız gittik. Bir sene daha 1. sınıfı burada okudum.

2 kere mi okudunuz birinci sınıfı?

Evet. Hatta şöyle bir olay olmuş buraya şehre kaydettirmişler beni. Ama Kasım doğumlu olduğum için şehre de almadılar. Orada ikinci sınıfı da okuyunca 3. sınıfta buraya kayıt oldum. Burada kendi evimiz vardı. Yazları köye gidip geliyorum iyi havalarda, kışları da buraya gelip kalıyorum bizim büyüklerle. O zaman burası iki katlı bir bina idi, altında dükkânlar vardı üzerinde de otel vardı. Otel işletiyordu babam, aynı zamanda köydeki ziraat işlerini de hallediyordu. Tarlalar falan var onları ekip biçiyordu. Hayvanlarımız, tavuklarımız vardı, çocukluğumuz onlarla geçti. Tabi o zamanın şartları şimdiki gibi değildi. Her şey el emeğiyle, hayvanlarla, öküzlerle sürdürülüyor. Yaylacılık var. Anne babam tarlayla uğraşıyor. Babam gündüz orada çalışıyordu, gece gelip otelde görevlilerin başında duruyordu. Ben de okuldan çıkınca buraya gelirdim, burada kalırdım veya köye giderdim. Gidiş gelişlerde böyle araç yok, yürüyerek giderdik. Ben biraz daha büyüyünce babamın bisikletiyle gidip gelmeye başladım. Kışın buraya ortaokul veya lise 1′de gidip gelirken hep o bisikleti kullandım.

Nasıl bir çocuktunuz, yaramaz mıydınız? Yoksa akıllı uslu bir çocuk muydunuz?

Valla onu anneme sormak lazım. (Tahsin Bey kahkahayı patlatıyor burada) Buraya geldiğimizde köy okulundan şehir okuluna gelmiş oldum. Bu birdenbire çok değişik bir ortam oluyor. Bir sınıfa verdiler bizi o sınıfta hocam Sevim Tüzün’dü. Hala yaşıyor. Çok iyi bir hocaydı. Hani derler ya temeli sağlam olsun diye, benim bu hale gelmem Sevim Tüzün sayesinde oldu. Sevim Hocamı gördüğüm zaman hemen elini öperim, saygım vardır her zaman. Bazen arar beni hep basından takip eder. Biz o zaman üç arkadaştık. Üçümüze Sevim Hoca üç profesörler derdi. Şimdi bir tanesi kimya mühendisi oldu, bir tanesi de subay oldu. Geçenlerde toplandık ordu evinde bize bir yemek verdi.

Facebook’ta falan görüşüyor musunuz?

Facebook’ta ilkokul arkadaşlarımdan kimse yok. Ama arkadaşlarım iki yüzün üzerine çıktı. İlkokulda bize “üç profesörler” diye bir ad takılmıştı. İlkokul 5′e kadar bu devam etti. Ortaokulda ayrıldık. Oradaki aldığımız eğitim, bizim bu şekilde kendimize olan güvenimizin artması, bizde üniversiteyi bitirene kadar etkili oldu.
O temel çok önemliydi. Benim hiç zayıfım olmazdı, öyle bütünlemelere kalmazdım. Bütün hepsi pekiyiydi. Karnelerim hala durur. Epey oldu bakmıyorum. Üniversitede okurken bile hiç alttan dersim olmadı. Ailem ziraatla uğraşıyordu, ben yazları onlara yardımcı oluyordum. Hayvanların bakımı, tarlada çalışma, güz işleri olurdu. Onlara hep yardım ederdim. Şimdi kolay o işler, makineyle yapıyorsunuz bitiyor. Ben 70′lerde ormanda bile çalıştım, traktörümüz vardı.

O yazılanlar, söylenilenler benim ruhumu sızlatıyor bazen

Eşi Mahmure Hanım’la sohbet ediyoruz biraz da. Kendisi Büyükcami Mahallesi Muhtarı, 4 dönemdir yapıyor bu işi.

Siz nasıl tanıştınız Tahsin Beyle?

Evliliğimiz görücü usulü ile oldu.

Kaç yaşındaydınız?

Liseyi yeni bitirmiştim. 18 yaşındaydım. Sonra nasip işte büyüklerin tavsiyesiyle görüştük.

(Tahsin Bey araya giriyor ve sözü alıyor) Biz hanımla komşuyduk. Bu arada ben hanımı okuldan beri biliyordum. Beğenmişim demek ki. Anne ve babamı gönderdim, görüştüler.

Tahsin Bey nasıl bir eştir. Evde size yardım eder mi?
Çok yoğun olduğu için fazla yardım edecek vakti olmuyor. Ama eşim gerçekten çok sevecen ve hoşgörülü bir insandır. Manevi desteği her zaman büyüktür.

Böyle yoğun çalışması, geç gelmesine neden oluyordur. Siz keşke bu işi yapmasaydı, başka bir iş yapsaydı diyor musunuz?

Yok, öyle dediğim hiç olmadı. Bu hizmet gerçekten çok önemli, sonra sonra anlıyorsunuz bunun değerini. O kadar çok dua edenler oluyor ki. Bir işini yaptığı, bir yol gösterdiği insanlar hep takdir ederler. Biz de evde toparlamaya çalışıyoruz ayakta kalabilmesi için. O yazılanlar söylenilenler benim ruhumu sızlatıyor bazen. Onların hiçbirini hak etmiyor. Büyükcamii mahallesinin muhtarıyım. Benim dördüncü dönemim. 15 yıldır muhtarlık yapıyorum Büyükcami mahallesine.

Artık bir dahaki yerel seçimlere sizi belediye başkanı adayı olarak görebilir miyiz?

Yok yok. Her şeyin bir sınırı var, ben evimin hanımı olmak istiyorum.

Bu bina sizin mi?

Evet, babamın daha doğrusu dedem almış. Biz üç kardeşiz babamlarla beraber oturuyoruz.

Biraz da Tahsin Bey’in oğlu Ahmet’le görüşüyoruz. Üniversiteyi bitirmiş Ahmet, şimdi özel bir kurumda çalışıyor. Fransa’da kalmış bir süre.

Tahsin Bey nasıl bir babadır?

Gerçekten annemin de dediği gibi çok sabırlı bir insan. Herkes bir sanatçıyı, ünlü birilerini model alır, benim modelim de babamdır. Mühendislik mesleğini seçmemin nedeni de babamdır. Babamla biz çok vakit geçiririz.

Neler yaparsınız babanla?

Babamla bizim maceramız çok. Ben üniversite yıllarındayken çok gezdik. Babam iş sebebiyle geziyordu. Yanında beni de götürüyordu.

Balık tutmaya falan gider misiniz?

Balık tutma gibi değil de, bizim köyümüz var orada beraber bir şeyler yaparız. Hatta babam kaplıcaya gidecek olur hemen telefon eder, beraber gidelim diye. İşleri yoğun olunca gene arada bir sinemaya gidelim, yemeğe gidelim der. Genelde bir şey yapacaksak ailecek hep beraber yaparız.

Aile olarak en son nereye gittiniz?

Beraber Abant’a gittik. 15 tatildeydik. Bir de şu da çok önemli akşam babam geldiğinde yorgun ve sıkıntılı olduğu için akşamları herkesi rahat bırakır, herkes dinlenir. Ama sabahları şu var, ben gece 3′te bile yatsam mecbur sabah herkes kahvaltıda olacak. Ne olursa olsun en önemli öğünümüz kahvaltı.

Tahsin Bey, sanırım kendinize ait bahçeli bir eviniz varmış Dodurga’da?

Biz köylü çocuğu olduğumuz için, bizde tarlaya, bahçeye, ağaçlara, bitkilere bir sevgi var. Şimdi çocuklar da hanım da buna alıştılar. Hanım da şehirde yetişmiş, köy hayatını pek bilmiyor. Benim yanımda alıştılar şimdi benden daha çok seviyorlar. Köyde depremden sonra biz bir inşaata başladık, 10 senedir daha bitiremedik ama tuğlasını bile Ahmet’le ben ördük. Mühendis olduğumuz için bizde el becerisi de var. Hatta Ahmet Fransa’da okudu son sınıfı o gelince bitirdik birçok işini. Şimdi çatı bitti. Çok güzel yaptık. Alaaddin Yılmaz ve Hüseyin Özsoy’la beraber bir gün bir yere bakmaya gittik. Gelin dedim sizi bahçeye götüreyim. Gittik, bakın bakalım dedim çatı güzel olmuş mu? Ya çok güzel olmuş dediler malzeme de çok kaliteliymiş. İşçilik nasıl dedim. Çok güzel dedi. Ben yapabilir miyim bunu dedim? Yapamazsın nasıl yapacaksın dediler. Biz yaptık dedim inanamadılar.

Bir şeyler ekip biçiyor musunuz bahçede?

Bu işler dolayısıyla stresli oluyorum. Hem beden hem zihin yorgunluğu var tabi. Ben burada olursam bahçemize her gün gidiyoruz. Bayağı büyük bir bahçe 2500 metrekare. Bahçede zaten ağaç dikecek yer kalmadı her türlü meyve var kayısı, kiraz çeşitli erik ağaçları, enginar, frambuaz. Hep kendimiz yetiştiriyoruz bunları. Yazın bizim oraya bir ara bütün İl Müdürleri 45–50 kişi bahçede yemekler yiyorduk. Mesela Milli Eğitim Müdürünün ağaçta resmi var. Necip Çarıkcı’nın fotoğrafları var. 2–3 defa mısır dikiyoruz. Mısırları yapıp gelen gidenle yiyoruz. Bir iki mısır değil böyle bir kazanda kaynatıyoruz. En az elli tane kaynıyor. Hanımla kabak da yetiştiriyoruz bahçede biz. 30–40 tane kabak. Bazısı diyor getir satın alalım. Biz dağıtırız onu eşe dosta.

Tahsin Bey romantik biri midir, özel günlerde çiçek, özel hediyeler alır mı?

Alır.

14 Şubat Sevgililer Günü’nde ne aldı?

O zaman evde yoktu. Ama sürpriz yaptığı zamanlar olur. Almanya’ya gitmişti kendisi ben başta takılmıştım beni götürmüyor musun diye. Sonra bir gün aradı beni sende gelmek ister misin diye. O zaman da ablamın oğlunun düğünü vardı. Ben şimdi sayıyorum, bu hafta düğün var, kurban bayramı var akabinde de.

Dedim ki masrafımız çok ben gelmeyeyim. Tamam dedi telefonu kapattı. Sonra ben Ahmet’i aradım. Baban dedim beni de çağırıyor. İlk başta götürmemişti ama bak şimdi çağırıyor. Ama şimdi gidemeyeceğim diye anlatıyorum. Ahmet dedi ki anne sen ne diyorsun sen zaten gidiyorsun. (Ahmet yüzünde kocaman bir gülümseme ile) Babam biletini almıştı zaten.

Bir baktım ki bilet gelmiş ben güle oynaya gittim tabi. Çünkü hakikaten bu fırsat bir daha ele geçmez. Kendisi yaşadığı için bize de hep yaşatmaya çalışır.

ODTÜ’ye giriyordum ama o zamanlar orada anarşi vardı, gitmedim

Üniversitede hangi bölümü okudunuz?

Ankara’da Makine Mühendisliği okudum. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde master yaptım. Onun da bir macerası var anlatayım. Ben ortaokulu bitirince liseye kayıt oldum, fakat bir an önce bitireyim, aileme yardımcı olayım diye düşünüyorum. O dönemde üniversiteyi düşünmeniz de bir şey, çünkü iş çok hem köyde var, hem otelde var.

Ben zaten diyorum bir an önce bitireyim aileme yardımcı olayım. Kendimce böyle düşünüyordum ama öyle düşünmemem lazımmış. Liseye kayıt oldum. Bana yol gösterecek kimse de yok, ailemde öyle okuyan da yok. Üniversiteli var ama uzakta, bana şöyle yap böyle yap diyecek kimse yok. Kendi kendinize karar vermek durumundasınız. Babama soruyorum nasıl istersen öyle yap diyor. Ama bir şeye karar vermek lazım. Bunun üstüne ben kısa yoldan okulu bitireyim bir mesleğe atılayım diye kaydımı aldım. Liseden sanat okuluna o zaman imtihanla alıyorlardı. Endüstri Meslek Lisesi değildi o zamanlar, sanat okuluydu. Sınava girdim bir baktım, herkesi geçmişim birinci kazanmışım okulu. 1971-72′lerde oluyor bunlar. Birinci sınıfta benim bütün derslerim on on. Beni teknik liseye gönderdiler. Lise sınavla alıyordu. Bana derslerin iyi sen imtihansız gideceksin, dediler. Bir sene burada okuduktan sonra imtihansız olarak Eskişehir’e gittim. Biz orada okurken teknik lise oldu. Teknik liseler dört yıllıktı. 3 senenin sonunda Endüstri Meslek Lisesi diploması aldım, onunla imtihana girdim. Benim bölümüm tesviye bölümüydü.

Yurtta kaldınız değil mi orada?

Tabi yurtta kaldım. Eskişehir’de 2 sene kaldım, bir sene de burada üç yıl. Üniversite için girdiğim imtihanda başa tıplar falan da yazmıştım ama hayalim makine mühendisliğiydi. Ben ilk tercihim olan Ankara’ya girdim. ODTÜ’ye de giriyoruz ama o zaman orada okumaya korkuyoruz. Oralarda anarşi var. Yoksa ODTÜ Makineye de giriyordu benim puanım.

Uzak durmak mı istediniz olaylardan?

Bizim okuduğumuz dönem en kritik dönemdi. Şimdi üniversitede okumanın hiçbir zorluğu yok.

O dönem herhangi bir hareketin içinde hiç bulunmadınız mı?

Bulunmamanız mümkün değil. 75′le 80 arası okudum. Ben sağ grupların içindeydim.

Katıldınız mı eylemlere?

Eylem derken mesela bir grup kalkıyor gece Ulus’a gidip yazı yazıyor, afiş asıyorlardı. Bizim yaptığımız da buydu, yanlarında bulunduk. Bu grupların arasında silahlı olanlar da vardı. Polis gelirdi, herkes dağılır giderdi.

Duvara yazı yazdınız mı hiç?

Yazı yazan vardı. Ama ben bizzat yazmadım.

Gözcülük mü yapıyordunuz daha çok?

Kalabalık yapıyordum. O dönem öyleydi. On on beş kişi öldü her iki taraftan da. Mesela Hacettepe’ye gitmiştik grup toplanmıştı. Sık sık böyle yürüyüşler oluyordu.

Ankara’da nerede kaldınız?

Ben evde kaldım arkadaş gruplarıyla. Ankara’da yurtlarda kaldım, evlerde kaldım. Akraba yanında kaldım. O kadar çok yerde kaldım ki. Okula gitmeden önce kafelerde toplanırdık. Okula giderken herkes toplanır bir yerde topluca gidilir, topluca dönülürdü. İyi bir şey değildi. O dönem çok zor günler atlattık.

Peki, özel bir anınız var mı, üniversite yıllarınıza ait sizi çok derinden etkileyen?

Bir ara olaylar çok şiddetlendi. Her grup farklı bir tarafta oturuyor, aramızda da polis oturuyor. Öyle zamanlar oluyordu ki, hoca arkasını döndüğü anda birbirlerine giriyorlardı. Çoğu insan bu stresten okulu bıraktı, çoğu ilaç kullanıyordu. Şimdi bir gün gene ders yapılıyor. Dışarıdan güm diye bir ses geldi. Korktuk bomba mı patladı, diye. Kaçışmaya başladık. Sonra öğrendik ki tuvalette kapı düşmüş yere.

Dağ, bayır, ormanlar da dahil ayak basmadığımız yer kalmadı

Peki, emekli olunca ne yapmayı düşünüyorsunuz? Var mı kafanızda bir plan?

Emekliliğim doldu tabiî ki. Benim bir iki tane, daha evvelden yapmak istediğim şeyler var. Bunlar Bolu’nun geleceğini aşacak şeyler. Sarıalan projesi var. Bu projeyi başlatmak istiyorum. Bürokrasiyi yenmek, çok zor ve uğraştırıcı. Bürokratik engellerle uğraşıyorum. Abant’ın bitmesini istiyorum. Bunlar gerçekleştirdikten sonra emekli olmayı düşünüyorum.

O zaman bir 5 yıl daha diyorsunuz?

5 yıl falan sürmez herhalde. Ben yine boş durmam bir çevremiz var, bir şeyler bulur uğraşırım. Sarıalan projesi benim için çok önemli, bence Sarıalan bir Abant kadar önemli ve değerli bir yer. Buralar için, Sarıalan Göleti için on beş yirmi yıldır uğraşıyoruz. Şu ana kadar yapılamadı. Benim memuriyet hayatımda 30 sene bitti. 25 yıla yakını Bolu’da geçti. Burada fiili olarak hizmetlerin içinde geçti. Dağ, bayır, ormanlar da dâhil ayak basmadığımız yer kalmadı.

Bu 25 yıllık süre içinde sizin en değer verdiğiniz proje Taşkesti, Sarıalan projeleri diyebilir miyiz?

Tabi köy alt yapılarında sayısız iş yaptık, küçük küçük, bunlar yoldur kanalizasyondur. Örneğin ben göreve geldiğimde gölet sayısı 32 idi. Şu anda 110. Tabi bunların yanında en önemli projemiz Taşkesti Projesiydi. Onun için 5 yıldır uğraşıyoruz. Şu anda inşaat bitti. Gölün yarıya yakını da doldu. Bundan sonra da orada başka projeler geliştirilecek tabii. Ama önemli olan temel olarak göletin yapılmasıydı.

Yani bu iki proje biterse içim rahat bir şekilde emekli olabilirim mi diyorsunuz?