Archive for the ‘Muhabbet Genel’ Category

Muhabbet Kart organizasyonunda Mustafa Sandal Tarsusta Konser Verdi

Salı, Nisan 6th, 2010

TARSUS’TA, ilçe belediyesi, TEMSA ve Sağlık Eğitim Vakfı (SEV) tarafından ortaklaşa organize edilen ve bu yıl 6.’sı düzenlenen 21 kilometrelik ‘Uluslararası Tarsus Yarı Maratonu’ koşuldu. Maraton sonrasında ise Turkcell-Muhabbet Kart organizasyonunda ünlü Pop müzik Sanatçısı Mustafa Sandal konser verdi.

Tarsus 75. Yıl Kültür Merkezi yanında bulunan Açık Hava Gösteri Merkezi’nde gerçekleştirilen konseri yaklaşık 7 bin izledi.

Tarsus’a geldiği için oldukça mutlu olduğunu ifade eden Mustafa Sandal, sahne performansı ve kıvrak dansıyla yine tam not aldı.

Uzun zamandan bu yana ilk kez öğle saatlerinde konser verdiğini ifade eden Mustafa Sandal, “Ben Tarsus’a yabancı biri değilim. 1988 yılında burada 3 hafta süreyle kaldım. İnsanların sıcaklığı çok güzel” dedi.

Özellikle gençlerin yoğun sevgi gösterisiyle karşılaşan Mustafa Sandal, unutulmaz eserlerini seslendirdiği konserinde aşırı sıcak nedeniyle sık sık su içmek zorunda kaldı.

Medya Kralı’nda dün akşam Hakkı Devrim rüzgarı esti

Salı, Nisan 6th, 2010

Medya Kralı’nda dün akşam önce bombayı Okan patlatı. Ardından Hakkı devrim yorum ve çıkışlarıyla bütün stüdyoyu kahkahalara boğdu.

Okan yaptığı bir muhabbet arasında ”regli” gafıyla hem utandırdı hem de herkesi kahkahalar boğdu.

Hakkı Devrim Okan Bayülgen’in anlatmış olduğı ”Bluetooth” ile kızma tavla olayına kafayı takmış olamlı ki… Canlı yayında dayanamayıp sordu. ”Benim telefnumda da bluetooth var mıdır?” diye sorunca bütün stüdyo gülme krizine girdi.

Daha sonra sosyal iletişim ağlarından açılan muhabbette sorgulama yapan Okan, herkesin Facebook’ta yada Twiterr’da hesabının olup olmadığını sordu. Bu sırada Hakkı Devrim yine bombayı patlattı. ”Facebook neresi oluyor ya…” sözlerini sarf edince kahkahalar havada uçuştu

Türk Malı bu hafta tüm izleyicilerde Arka Sokaklar’ın gerisinde kaldı

Salı, Nisan 6th, 2010

%10.37 reyting ve %24.78 share alan Arka Sokaklar Kanal D’yi birinci sıraya taşıdı. Özgür Ozan, Şevket Çoruh gibi usta isimleri kadrosunda bulunduran dizi, Ezel’in yokluğunda günün en çok izlenen programı oldu.

Show TV’nin iddialı komedisi Türk Malı ise ikinci sırada yer aldı. %8.95 reyting ve %21.02 share alan dizi küçük farkla ikincilikle yetindi. Komedinin ünlü isimleri Binnur Kaya ve Şafak Sezer’in yanı sıra şimdiye dek komedi dizilerinde görmediğimiz Bekir Aksoy ve Devin Özgür Çınar’ın da rol aldığı yapım ekrandaki komedi boşluğunu doldurdu.

Deniz Yıldızı ise üst sıralarda yer almaya devam etti, %4.51 reyting alan dizi fox’un iddasını sürdürdü. Benim Annem Bir Melek’in %8.38 izlenme payıyla günün dizilerinin gerisinde 13. sırada yer alması Star’da hayal kırıklığı yaratsa da dizinin AB! grubunda da 12. sırada yer aldığı görüldü. AB grubunda %3.52 izlenme oranı ve %8.60 izlenme payına ulaşan dizi bu hafta da ilk 10′a giremedi.

AB grubunda birinci Türk Malı oldu. %10.38 reyting ve %25.26 share ile Türk Malı günün en çok izlenen programı oldu. Arka Sokaklar’ın %16.86 share ile ikinci sırada yer aldığı listede 46. sırada ise Okan Bayülgen’in akademik tartışmaları ele aldığı Muhabbet Kralı vardı. Program dün akşam %1.09 reyting ve %12.66 share’a ulaştı.

Bediüzzaman’ın fikri programı

Cuma, Nisan 2nd, 2010

Bediüzaman’ın çabaları, çözüm ve analizleri, ümmet adına düşündükleri ve düşünsel eylemi…

Yunus Emre Tozal’ın yazısı

Tarihçe-i Hayat’ta belirtildiği üzere, Said Nursi’nin kendisine koca bir sayfayı tek okuyuşta ezberlemesinin ardından, Hocası “Zekâ ile hafızanın bir insanda bu denli seviyede toplanması çok enderdir. Sana bundan sonra Bediüzzaman diyelim” diyerek, Said Nursi’nin “Bediüzzaman” ismiyle çağrılmasına ve gelecek kuşaklarda da “Bediüzzaman” ismiyle bilinmesine vesile olmuştur. Türkiye’de hadis deyince akla gelen ilk isimlerden biri olan, hazırladığı 18 ciltlik “Kütüb-i Sitte” külliyatıyla hadis alanında otoriter bir isim haline gelen, geçtiğimiz günlerde Marmara Üni. İlahiyat Fak. Hadis Anabilim dalı öğretim üyesiyken vefat eden Prof. Dr. İbrahim Canan Hoca’nın Bediüzzaman’ın Fikrî Programı Üzerine Bir Analiz kitabına yapacağımız bir tahlille, Bediüzzaman’ın düşünce dünyasında gezinip, muhayyilesinin sınırlarının üzerinde dururken hakikate dair analizlerde bulunacağız.

Bediüzaman’ın çabalarına, çözüm ve analizlerine, ümmet adına düşündüklerine ve düşünsel eylemine geçmeden önce, o devrin şartlarına kısaca değinmekte fayda var. Risale-i Nur Külliyatı’nda Sünûhat’ta geçtiği üzere o devir, “felaket ve helâket asrı”dır. Maddi manevi birçok felakete maruz bırakılan ümmet, dağılmış ve gruplara ayrılarak sayısız kollara ayrılmıştır. Birbirlerine düşman edilen bu kollar, gün geçtikçe toparlanamamanın getirdiği zayıflıkla dağılmış, çeşitli inanç ve ideolojilerin etkisiyle toplumda kalbî hastalıklar görünmeye başlamıştır. Ümmet tabiri caizse erimektedir. Erimekte olan bir ümmetin içinde, İbrahim Canan Hoca’nın deyimiyle yıkanlar, yıkılanlar, yakanlar, inşa etmeye çalışanlar, inşa edenlere çelme takanlar birbirleriyle hak-batıl mücadelesi içerisindedirler. Ümmetin dağılmış kalplerini bir arada tutacak, iman hakikatlerini anlatacak, iman hakikatleriyle dağılmış gönülleri birleştirecek bir güneşin olmaması, karanlığı genişletiyor, insanları gittikçe hakikatlere karşı körleştiriyordu. İşte böyle bir ortamda fikrî ve irfanî çözümlemelerle yeniden kalkınmayı, silkinip kendine gelmeyi, asrın ve coğrafyanın ilmî, içtimaî, siyasî, ideolojik ve tarihî şartlarını da göz önünde bulundurarak çıkış kapısını aralamayı önceleyen Bediüzzaman’ı, ömrü boyunca gerçekleştirmeye çalışacağı ideallerini ve mücadele hayatını bir makalesiyle yakından tahlil ediyor İbrahim Canan. Bu tahlil sırasında bir kısım aydın ya da entelektüel geçinen zümrenin yaptığı gibi, aşırı yüceltip bitirmiyor, abartmalara kaçmadan çözümlere getirdiği bakış açısını irdeliyor.

İbrahim Canan’ın belirttiği üzere, makale Dinî Ceride’nin 23 Mart 1909 tarihli 83′üncü sayısında yayınlanmıştır. Bediüüzaman bu makalesiyle hayatı boyunca yapacağı mücadelenin plan ve programını madde madde belirtmiştir. İbrahim Canan, makale öncesinde Bediüzzaman’ı anlamanın zorluğundan erken yaşta fikrî kemâline, cesaretinden katıldığı mahkemelere ve aldığı beraatlara kadar Bediüzzaman’ı tahlil etmiş. Bediüüzaman’ı anlamada öncelikle bilinmesi gerekenleri risale-i nur külliyatından okumalarıyla açıklayarak, Bediüzzaman’ın menkıbelerle dolu talebelik, askerlik, esaret ve uzun bir ömür boyu süren mücadelelerine değinmiş.
Cehalete kökten çözüm: Eğitim

2005 yılında dünya üniversitelerinin başarı sıralamasında üniversitelerimizin yeri, gazetelere “İlk 500 üniversite arasında yer alamadık” şeklinde yansımış, ilk 2000 üniversite arasında dereceye de giremediği belirtilen üniversitelerimizin, hali hazırdaki konumu da ortaya çıkmıştır. Bediüzzaman’ın din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği “Medresetü-z Zehra” projesi, bir asır önce ne kadar da isabetli bir çözüm olduğunu göstermekle kalmıyor, halen de sorunun devam ettiği düşünülürse, Bediüzzaman’ın sadece ülkemiz için değil tüm İslam âleminin birlik ve bütünlüğü için getirdiği çözüm önerisi, aradan bir asır geçmesine rağmen tazeliğini koruyor. Bediüzzaman’ın, genel itibariyle İslam dünyasının özel itibariyle de Doğu’nun geri kalmasında, anarşinin, ayrılıkların, ötekileştirilmelerin ve bütün kötülüklerin en köklü sebeplerinden biri olarak, ‘en büyük düşman’ ifadesiyle anlattığı ‘cehalet’ illetine dikkat çekmesi, Medresetü-z Zehra projesinin önemini ortaya koyuyor. 1907′de Doğu’dan İstanbul’a geldiğinde kalbinde bu büyük projenin hayali olan Van, Bitlis, Siirt ve Diyarbakır’da kurulacak bir üniversite, bölgeyi ve özelde de Doğu’yu manen ve ilmen kalkındıracak bir projedir. Bediüzzaman Münazarat isimli eserinde çözüm önerisini şöyle dile getirmiştir: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahlarıyla cihad edeceğiz.”

Bediüzzaman’ın, genel itibariyle İslam dünyasının özel itibariyle de Doğu’nun geri kalmasında, anarşinin, ayrılıkların, ötekileştirilmelerin ve bütün kötülüklerin en köklü sebeplerinden biri olarak, ‘en büyük düşman’ ifadesiyle anlattığı ‘cehalet’ illetine dikkat çekmesi, Medresetü-z Zehra projesinin önemini ortaya koyuyor. Bediüzzaman 1907′de Doğu’dan İstanbul’a geldiğinde kalbinde bu büyük projenin hayali olan Van, Bitlis, Siirt ve Diyarbakır’da kurulacak bir üniversite, bölgeyi ve özelde de Doğu’yu manen ve ilmen kalkındıracak bir projedir. Meselenin özünü bundan 100 yıl önce Bediüzzaman, Medresetü-z Zehra projesi ile çıkış noktasının kapısını aralamış, ümmet adına bir ilham kaynağı, cehalet hastalığının tedavisini yazdığı reçeteyle belirtmiştir.
Kendinden başla!

Hz. Peygamber’in “Kendinden başla!” hadisini (Müslim, Zekât 41) düstur edinen Bediüzzaman, “Kendini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyleyse nefsimden başlarım!” diyerek, insanlığa hizmetin merkezine “nefisle mücadele” etmeyi koymuştur. Nefisle mücadele eden, nefsini dizginleyebilen insan ancak insanlığın kurtuluşuna vesile olabilir. İnsanın çiçek açmasını önceleyen Bediüzzaman, çiçeklerin kuruduğu, köklerinden ayrıldığı bir dönemde ruhun dinamiklerini harekete geçirecek bir kalkınmanın sancısı içerisindedir.

Mesleği olarak gördüğü irşad vazifesince, İslam’ın ana meselelerinden talebelik sanatının ıslahına, ulemanın toparlanmasından siyasi rejimin ıslahına kadar birçok soruna çözümler getiren Bediüzzaman, kurtuluşumuzu kendi medeniyetimizin değerlerini fark ederek gün yüzüne çıkartabilecek potansiyeli keşfedebileceğimiz zaman göreceğimizi belirtir. Kanunları oluştururken bile kendi kaynaklarımıza sırtını çevirerek Avrupa kapısına dayanmak bir cinayettir. Avrupa’nın kapısına dayanıp medet ummakla ancak ve ancak kendi kendimizi mahkûm bırakacağımızı ifade eden Bediüzzaman, bu konu üzerine “Kanunlar, Allah inanç ve korkusunu esas alan “din-i İslam namıyla olmalı” diyerek, içine düştüğümüz perişanlıklarından temelinde sebep olarak, İslam’ın hakikatlerinin ve güzelliklerinin hayatımızdan uzaklaşmasını görür.

“Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede görürse alır” hadisince, Avrupa’dan alabileceğimiz her güzelliği almamız gerektiğini belirterek, Ali Şeriati’nin “Av avcıya tutkun” sözleriyle dile getirdiği tutkunluktan uzak durmamız gerektiğini belirtikten, meşrutiyet rejiminin İslam’da başka bir kaynağa nispet edilemeyeceğini ifade eder. Her ne kadar Batı tutkunu kişilerce “Batı menşeli ama asrın gereği” şeklinde ifade etmiş olsalar bile, dindar ve muhafazakârların meşrutiyeti İslam dışı bir sistemmiş gibi görmemeleri gerektiğini izah eder, hatta dört halife dönemini cumhuriyet idaresi olarak vasıflandırılmasının mübalağa olmayıp gerçeğe uygun bir tespit olduğunu izah eder. Çünkü dinin ana kaynakları Kuran ve sünnetin ruhuna uygun olan rejim şura sistemine ve seçime dayanan bir rejimdir. Bu anlamda meşrutiyet, Avrupa’nın değil, İslam’ın malıdır. (s. 97)

Meşrutiyet dört mezhebi kaynak kılmalıdır. Ancak bu şekilde ihtilaflar önlenebilirken, farklı grupların temsilcileri durumundaki kişilerin görüşlerinde mutabakat sağlanabilir. Bu meyanda ilmiyede hürriyet hâkim kılınmalı, hakikati bulma aşkı galebe çalınmalıdır. Kürsü sahipleri ve otoriter konumda bulunanlar asla kendi görüşlerini dayatmamalıdır. İdarede kuvvet kanunda, ilimde kuvvet hakta olmalıdır. (s. 132)

Müslümanların birlik ve beraberliği sağlanırken gayr-ı Müslim cemaatlerin budan rahatsız olmalı önlenmeli, kalplerdeki dini saffet ve heyecana dayanacak birliktelik gayr-ı Müslimlere zarar vermemelidir. Çünkü dindarlık onları incitmeye manidir. Tarihin hiçbir döneminde Müslümanlar, gayr-ı Müslimlere eziyet etmemiş, kötü muamelede bulunmamıştır. (s. 188)

Milliyeti bir vücut, ruhunu da Kuran olarak ifade eden Bediüzzaman, İslamî maarifin üç ordusunun olduğunu ifade eder: Mektep, medrese ve tekke. Genel olarak İslam dünyasının geri kalmasında ve Osmanlı’nın çökmesinde yetersiz ve cahil önderlerin tesiri olduğundan, devlet öncelikle umumî irşada yönelik hizmetlerin kalitesine önem vermeli, mektep-medrese-tekke ilişkisini sağlamlaştırmalıdır. Temel düsturumuzu muhabbete muhabbet, husumete husumet olarak belirlemek, silah olarak burhana sarılan adaletle yönetilen devletin de bekasını aşikâr kılacaktır.

Ashâb-I Yemîn Ve Ashâb-I Nâr ‎

Cuma, Nisan 2nd, 2010

Bunu, bütün millet ve insanlık bilir. Ama, Allah katında, bir adamın değeri ve kıymeti, bu nısbî değerden çok daha önemlidir. Çünkü, devleti temsil eden zât, o görevinden ayrıldıktan sonra (şahsî fazîleti dışında) önemini yitirir. Halbuki, Allah’ın yarattığı her kulun hayatı boyunca (doğumundan ölümüne kadar) sesi, görüntüsü ve her eylemi kayda alınmaktadır. Bu işi, Allah’ın her kulu için tayin ettiği ve adına “Kirâmen Kâtibîn” denen Şerefli Sekreterler (melek ordusu) yapmaktadır. Hatta Allah, her kulun kalbinin zamirinde olan düşüncesini, fikrini ve niyetini bilerek kayda alır. Allah yarattığını bilmez mi?(1)

Allah, (kıyâmet günü) kullarını, (hayat sergüzeştleri iyi geçenlerin belgeleri-kitapları sağından ve önünden verilecek olanları) sağcılar ve (hayat sergüzeştleri kötü geçenlerin belgeleri-kitapları solundan ve arkasından verilecek olanları) solcular diye ikiye ayırmıştır. Kur’ân buyurur ki: “Ne mutlu sağcılara ki (dünya hayatına ait güzel amellerinin kayıtlı olduğu belgeleri) kitabı sağından verilenlere! Onlar dikensiz meyve ağaçlarının ve salkım salkım muzlarla dolu ağaçların altında, dâimî gölgededirler. Çağlayıp duran su başlarında… Ardı, arkası kesilmeyen ve kendilerinden esirgenmeyen bol meyveler arasındadırlar. Yükseltilmiş döşekler üzerindedirler. (Kitabı sağından verilen) sağcılar için Biz orada dünya kadınlarını yeni bir yaratışla yaratmış ve kocalarına düşkün, yaşıt (ve çok güzel) bâkireler yapmışızdır!” (2)

Böyle bir duruma mâlik ve sâhip olmak için âilece Allah’ın dîni üzere, sâlih bir hayat yaşamak gerekir. Bir kadın, kocasına, yalnız dünya hayatına mahsus bir hayat arkadaşı değil, belki ebedî hayatta dahî bir refîka-ı hayattır. (3) Dünyada evli eşlerin Cennette de berâber olmaları için kadına ve erkeğe düşen görevler vardır. Meselâ koca, kendi hatalarını görmeli, sâlihâ karısının dinine bağlılığını kendisine örnek almalı ve kendisini düzeltmeye çalışmalı. Karısı gibi dindar olmaya gayret etmelidir. Kadın da, salih amel sahibi kocasının dinine bağlılığını kendisine örnek almalı, dînine bağlanmalı ve takvâ yoluna beraber girmelidirler. Böylece, güzel ahlâkta ve dîni yaşamada karı-koca birbirine örnek olmalı ve yardım etmelidirler. Böyle bir hayat yaşadıktan sonra îmanla mutlu ölenler, yeniden dirildikten sonra, birbirine güzel örnek olan karı kocalar, genç ve güzel olarak yeniden yaratılacak ve Cennette de birbirlerine ebedî eş ve arkadaş olacaklardır.(4)

Allah için seven ve sevilen herkesin cennette sevgileri artarak tazelenecek. Eski dostluklar ebedî âlemde yeniden kurulacak. Allah için sevişen herkes, özellikle birbirini seven âile ferdleri, anneler, babalar, kardeşler, evlâtlar, arkadaşlar ve akrabalar birbiriyle görüşecek ve diledikleri zaman berâber olacaklardır. Cennete girenlerin kalplerinde, hile, düşmanlık, kin ve hased duygusu olmayacak. Sadece muhabbet ve Allah’a hamd olacak. Kur’ân’ın haberine göre bu dostlar ve yakınlar, derin gölgeliklerde karşılıklı koltuklarda otururlar ve dünya mâcerâlarını birbirlerine naklederler. İşte âyetlerden bir kaçı: “Onların gönüllerinden her türlü kini kaldırmışızdır. Karşılıklı tahtlarda kardeşçe otururlar. Onlara hiçbir meşakkat erişmez. Onlar oradan çıkarılacak değillerdir.”(5) “Onlar nimetlerle dolu Cennetlerde karşılıklı koltuklara kurulmuş halde ikramlara mazhar olurlar.”(6) “Onlar bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. İnce ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyinip karşılıklı oturup muhabbet ederler.”(7)

Cennet ehli, istedikleri zaman birbiriyle görüşür ve muhabbet ederler. Bazen da dünyada iken kendilerine muhalefet eden, “ashâb-ı şimâl” (kitabı solundan verilmiş) tanıdık ve arkadaşlarının halini merak ederek cehenneme bakarlar. Günümüzdeki görüntülü telefondan ve televizyondan daha net ve üç boyutlu olarak görüşürler. Sağcı, hiçbir acı duymadan kendisini, cehenneme girmiş gibi hisseder. Solcu da, hiç bir zevk duymadan kendisini, cennete girmiş gibi hisseder. Cennetteki eski arkadaşının elindeki kadehten bir yudum içmek için yalvarır. Aradaki mesâfenin uzaklığını bilemez ve bu güzellikleri görerek pişmanlığı ve üzüntüsü artar. (8) Cennetlik arkadaşı da cehennemin fenalığını görerek, cennet nimetleri için Allah’a hamd ederler. Bu açıklamamızı teyid eden âyet:

“O Cennet ehli, birbiriyle sohbet ederken dünyadaki mâcerâlarını sorarlar. İçlerinden biri der ki, ‘benim dünyada bir arkadaşım vardı. Bana sorup ‘Ölüp toprağa karıştıktan ve kemik yığını hâline geldikten sonra diriltilip hesaba çekileceğine inananlardan mısın?’ derdi. Sonra, Cennetteki arkadaşlarına dönüp sorar; ‘Şimdi onun ne halde olduğunu biliyor musunuz?‘ derken bir de bakar ki, onu çılgın Cehennem alevlerinin ortasında görür. Ona der ki: ‘Allah’a yemin olsun; az daha beni de helâke sürükleyecektin! Eğer Rabb’imin nimeti olmasaydı ben de Cehennem ehlinden olacaktım’ Sonra Cennetteki arkadaşlarına, ‘Dünyadaki ilk ölümümüzden başka artık bize ölüm yoktur. Öyle değil mi?‘ der. ‘Biz azaba uğratılacak değiliz.‘ Muhakkak ki bu pek büyük bir kurtuluştur!” diyerek Allah’ı hamd ile senâ ederler.(9) Ashâb-ı Yemîn olan cennet ehlinin kalbinin zamirinde, zayıf imanları sebebi ile cehenneme girmiş yakın akrabalarının hasreti vardır. Onar için duâ eder ve onları, hapisten kurtulup çıkacak olanlar gibi beklerler. (10) Çünkü, bilirler ki, cennet ehli olan “Ashâb-ı Yemin”in cehenneme girmiş olan akrabaları ve zerre kadar şirksiz îmânı olan bütün mü’minler, günahları kadar cezâ çektikten sonra, oradan çıkıp cennete gireceklerdir.

Kıyamet günü, kitabı (dünya begeleri) solundan verilen ve “ashâb-ı nâr” diye anılan cehennem ehli, ebediyen kalmak üzere oraya gireceklerdir. Allah’ın dilediği uzun bir zaman sonunda (azabları artırılıp eksilmediği halde, eroinman ve afyonkeşler gibi) cehennem hayatına alışıp mazoşistler gibi azaptan ve acıdan zevk alacaklardır. Çünkü, “azâb”ın bir anlamı da tat almak manasına gelir. Tıpkı, pislik ve iğrenç şeylerden zevk alan pislik kurtları gibi… Aynı şekilde “Ashâbu’n-Nâr” terkibinin bir anlamı da “ateşin dostları” demektir. Yâni, Allah’ın rahmeti, cehennem bile olsa, kullarını ihâta edecektir.

Dünyada Allah sevgisinden iyilik ve ibâdet edenlerle, Allah korkusundan gözyaşı döküp günahları sebebiyle tövbe edenler için, Peygamber Efendimiz (sav) “Allah korkusundan ağlayan kimse, sağılan süt memeye girmedikçe ateşe girmez” buyurarak bir müjde vermiş. (11) Mahşerde Allah’ın rahmetiyle Efendimiz’in (sav) şefaatine erenler, Allah’ın affı ve mağfiretiyle cennete girerler. Eğer Allah, kullarını mağfiret etmemiş olsaydı, herkes cehenneme girecekti. Sadece müminler, cehenneme girmeden oradaki yerlerini görerek cennete ulaşacaklar. Ve Allah’ın bu büyük nimetine karşı sonsuz hamd edeceklerdir. Cennette, cenneti dahi unutturacak derecede yüce bir güzellik vardır: Sonsuz güzel olan Yüce Allah’ı görmemiz… Bu görüş, cennette en büyük mutluluk olacaktır. “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakıp O’nu göreceklerdir.” (12) âyeti bu büyük görüş mutluluğunu müjdeliyor.

Dipnotlar: (1) İnfitar, 11 ve Mülk, 13-14. (2) Vâkıa, 27-38. (3) Bediuzzaman, Lem’alar, s. 198. (4) Lem’alar, s. 199. (5) Hicr Sûresi, 47-48. (6) Sâffât, 43-44. (7) Duhân, 52-53. (8) Âraf, 50. (9) Sâffât, 50-60. (10) Müslim, Îmân, 301. (11) Riyâzu’s-Sâlihîn, s. 337. (12) Kıyâme, 22-23.

Cezaevi Firarisi Sabıkalı Hırsızı Msn’de Aşk Muhabbeti Yakalattı

Çarşamba, Mart 24th, 2010

Antalya’nın Alanya ilçesinde, polisin 40 ayrı hırsızlık suçundan sabıkalı cezaevi firarisini yakalaması, Hollywood filmlerini aratmadı. Facebook’tan elektronik posta adresine ulaşan polis, ‘Yasemin’ rumuzuyla MSN’den hırsızla aşk muhabbeti yaptı. MSN’de tanıştığı ‘Yasemin’i emlak ofisine davet eden hırsız, karşısında polisleri görünce şaşkına döndü.

Edinilen bilgiye göre, 40 ayrı hırsızlık suçundan sabıkalı Ömer Kaşık (25) isimli hırsız, Antalya Yarı Açık Cezaevi’nden 2 ay önce firar etti. Hırsız, cezaevinden firar ettikten sonra Alanya merkezde ve Mahmutlar beldesinde girdiği iki evden dizüstü bilgisayar, altın ve araba çaldı. Hırsız, parmak izi bıraktığı için polis ve jandarmayı harekete geçirdi.

Alanya’da detaylı araştırma yapan Asayiş Büro Amirliği ekipleri, hırsız Ömer Kaşık’ın sosyal paylaşım sitesi ‘Facebook’ adresini buldu. Facebook’taki adresten hırsızın elektronik posta bilgisini ele geçiren polis, ‘Yasemin’ isminde yeni bir adres oluşturup hırsızı MSN’ye ekledi. ‘Yasemin’ ismini MSN’sine kabul eden hırsız muhabbete başladı. Yasemin’le aşk muhabbeti yapan hırsız, fotoğraf gönderdi. Fotoğrafların çekildiği yeri inceleyen polis Cumhuriyet Mahallesi’nde bir sokak olduğunu tespit etti. Polis, Yasemin rumuzuyla hırsızla muhabbet ederken bir taraftan da savcılıktan arama izni alıp belirlenen sokakta konuşlandı.

Hırsız Ömer Kaşık, muhabbet ilerleyince Yasemin’i sahibi olduğu iddia ettiği emlak ofisine davet etti. Bu sırada çok sayıda asayiş ekibi hırsızın bulunduğu emlak ofisine baskın yaptı. Emlak ofisi ve aynı sokakta kaldığı evde yapılan aramada 2 kuru sıkı tabancadan bozma silah, tabanca mermisi ve 5 cep telefonu ele geçirildi.

Hırsızlık suçundan dolayı 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırılan Ömer Kaşık, Antalya Yarı Açık Cezaevi’nden kaçmıştı. Kaşık, Alanya Adliyesi’ne çıkarıldı.

Muhabbet Kralı programındaki partneri Prof. Dr. Sevil Atasoy

Çarşamba, Mart 24th, 2010

Okan Bayülgen’in “Muhabbet Kralı” programındaki partneri Prof. Dr. Sevil Atasoy, Viyana’da olay çıkardı mı?

Delil avcısı olarak bilinen INCB Başkanı Atasoy, kendisine nezaket ziyaretinde bulunan Türk heyetini, yabancı uzmanların önünde tersleyince kriz çıktı.
Türkiye’nin, uyuşturucu ile yeterince mücadele etmediğini savunan Atasoy’a rakamlarla yanıt veren narkotikçiler, durumu üstlerine rapor etti.

Birleşmiş Milletler (BM) Uyuşturucu Madde Komisyonu’nun geçen hafta Avusturya’nın başkenti Viyana’da yapılan 53. toplantısında, Türk heyetiyle Uluslararası Narkotik Kontrol Kurulu’nun (INCB) Türk Başkanı Prof. Sevil Atasoy arasında sürpriz bir kriz yaşandı. Türk heyetinin nezaket ziyaretinde bulunduğu Atasoy, kabul sırasında yabancı uzmanları da odasına aldı ve uyuşturucuyla mücadelede yetersiz kaldığı gerekçesiyle Türkiye’ye ağır eleştiriler yöneltti. Neye uğradığını şaşıran Türk heyeti, Atasoy’a yanıt verince odada soğuk rüzgarlar esti. Heyettekiler, Türkiye’ye döner dönmez durumu bir raporlara üstlerine bildirdiler. Narkotikçiler, Atasoy’u Dışişleri Bakanlığı’na da şikayet etmeye hazırlanıyor.

Uyuşturucu Madde Komisyonu’nun 53. toplantısı, 8-12 Mart tarihlerinde Viyana’daki BM Genel Merkezi’nde yapıldı. Toplantıda Türkiye’yi emniyet, jandarma, sahil güvenlik ve gümrük teşkilatının narkotik birimleri ile tarım ve sağlık bakanlıklarından görevliler temsil etti. Kalabalık Türk heyeti, toplantının son günü INCB Başkanı Atasoy’u, BM Genel Merkezi’ndeki makamında ziyaret etti. Gergin geçen görüşmenin ardından Türkiye’ye dönen, heyet, durumu üstlerine rapor etti. AKŞAM’In ele geçirdiği raporda, yaşanan kriz şöyle anlatıldı:

HAKSIZ ELEŞTİRİDE BULUNDU

‘INCB Başkanı’na nezaket ziyareti yaparak hediye takdim eden Türk heyeti, INCB Başkanı Atasoy tarafından resmi ve soğuk bir tavırla karşılanmıştır. Sayın Atasoy, ofisinde görevli yabancı uzmanların huzurunda, görüşmenin İngilizce yapılacağını beyan etmiş ve bunun Türk heyeti ile resmi anlamda yapılan bir görüşme olduğunu söylemiştir. Türkiye’nin uyuşturucu ile mücadele faaliyetlerine yönelik haksız eleştiriler dile getirmiştir.’

YETERİNCE MÜCADELE YOK

‘Sayın Atasoy, Türkiye’nin uyuşturucu ile yeterince mücadele etmediğini, uluslararası kuruluşlar ve bölge ülkeleri ile yeterince işbirliği yapmadığını, eroin yakalamalarının yüzde olarak düşük olduğunu, ara kimyasal yakalamalarının da düştüğünü ifade etmiştir.’

TARTIŞMAK ZORUNDA KALDIK

‘Türk heyeti, INCB’de ülkesini temsil eden Atasoy’la, yabancı uzmanların önünde bir tartışmaya girmek zorunda bırakılmıştır. Türkiye, lan Balkan ve bütün Avrupa ülkelerinin (27 ülke) tamamının iki katı kadar eroin yakalamaktadır. 2004′te 2.5 ton seviyesinde olan Türkiye’nin eroin yakalaması, son beş yılda altı kat artmıştır. Türk heyeti ziyaret sırasında, ‘uyuşturucuyla mücadele kalitesini bu kadar sürede bu seviyede artıran başka bir ülke olmadığını’ da ifade etmiştir.’

ODADA SOĞUK RÜZGARLAR ESTİ

‘Nezaket çerçevesinde yapılmak istenen ziyaret soğuk bir atmosferde son bulmuştur. Sevil Atasoy’un Türk heyetine yaklaşımı, şaşkınlık yaşatmıştır. Uluslararası bir örgütte ülkesi adına görev alan ve ülkesinin çıkarlarını koruması beklenen bir görevlinin, kendi ülkesinin heyetine yönelik sergilediği bu tavır kabul edilemez bulunmuştur. Nitekim Türk heyetinde bulunan tüm kurumların temsilcileri, duydukları rahatsızlığı Dışişleri Bakanlığı’na bildireceklerini beyan etmişlerdir.’

Yemekteyiz” programına katılan Müjde K Muhabbet Tellalı Çıktı

Çarşamba, Mart 24th, 2010

Yemekteyiz” programına katılan Müjde K. gözaltına alındı…

Televizyonda yayınlanan “Yemekteyiz” programına katılan Müjde K., kadın pazarladığı iddiasıyla gözaltına alındı. Programda kendisini makyöz olarak tanıtan Müjde K.’, müşteri zannetiği polislerden kendisi dahil üç kadın için 2 bin lira aldı.

Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri kadın pazarladığı istihbaratını aldıkları Müjde K. ile müşteri olarak telefonla irtibata geçti. Önce konuşmak istemeyen ve referans isteyen Müjde K., işadamı sandığı polislerle Fatih’te bir otelde buluşmak için anlaştı. Buluşma yerine Yağmur M. (22) ve Zeynep M. (24) ile gelen Müjde K., 1 saatlik seks karşılığında 2 bin TL para istedi. Seri numaraları alınmış paraların Müjde K.’ya verilmesinin ardından odalara çıkan dedektifler, kimliklerini açıklayarak Müjde K. ve iki hayat kadınını gözaltına aldı.

Ahlak ve Kumar Büro Amirliği’ne getirilen Müjde K., sorgusunda suçunu itiraf etti ve iki yıldır kadın pazarladığını söyledi. Müjde K.’nın her kadın için 500 TL istediği, bu paranın 200 lirasını hayat kadınlarına verip gerisini kendisine aldığı belirlendi. Televizyon programına meşhur olup arası bozuk olan sevgilisinden intikam almak için katıldığını söyleyen Müjde K., “Programdan sonra işlerim arttı. Daha çok aranmaya başladım” dedi. Gözaltına alınan Yağmur M. ile Zeynep M. de ifadelerinde Müjde K.’nın sürekli kendilerini erkeklere pazarladığını anlattı.

Poliste işlemleri tamamlanan Müjde K., kadın pazarlamak suçundan Fatih Adliyesi’ne sevk edildi.

Şerkeftina imane Çanakkale Muhabbet

Çarşamba, Mart 24th, 2010

Seneler önce Güneydoğu’da dilden dile dolaşan ancak zamanla unutulmaya yüz tutan Çanakkale Kasidesi bir grup meraklının çalışmalarıyla yeniden ihya edildi. Kaside için Türk-Kürt kardeşliğinin canlı vesikası deniliyor.
‘Eşgu şewgu şahiya rewşa şehida/ Ji canu dil lè dixin kifşe jivanre îde/ Îro roja mèraye çi kurd çit irk çi arab/ Alikarî’j bateye ser keftin bide Ya Rab.” Bu Kürtçe dörtlük 90 küsur yıllık. Çanakkale Harbi’ne katılan bir askerin savaş akabinde zaferi anlatmak için söylediği uzun kasidenin/destanın parçalarından. Tabii vaktiyle dilden dile geçen mısralar zamanla unutulmuş. Ancak Şanlıurfalı bir grup gayretkeş 3 aylık çalışmasıyla tamamını tekrar gün yüzüne çıkardı. Türk-Kürt kardeşliğinin ve demokratik açılımın konuşulduğu bugünlerde kasidenin anlamı daha da büyüyor. Çünkü 12 kıtalık kasidenin sadece yukarıda zikrettiğimiz bölümünün Türkçesi dahi, aradaki bağın gücünü sloganların ötesine taşıyor: “Şehit olacakların durumuna baksanıza aşk şevk ve heyecan içindeler/ Canı gönülden çarpışıyorlar belli ki onlar için bayramdır/ Bugün delikanlılar günüdür Kürt olsun Türk olsun Arap olsun/ Yardım ve destek Sen’dendir başarı ihsan eyle ey Rabbim.” Peki, yıllarca Güneydoğu illerinde terennüm edilen destansı sözlerin hikâyesi nedir?

Tarihte Çanakkale Savaşı’na denk mücadelelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Çünkü imkânları yetersiz bir devlete saldıran güçlü devletlere karşı Osmanlı coğrafyasının tamamından gelen ve yaşı 15 ila 25 arasında değişen askerler deniz ve karada sonuna kadar dayanmıştır. Vuku bulan bu kahramanlık destanı zamanla şiirlere, türkülere ve ağıtlara işledi. Analar, eşler, evlatlar kayıplarının acısını kelimelere vurdu. Ancak şimdiye değin sadece Türkçesi biliniyordu.

Oysa yeni keşfedilen bir kaside gösterdi ki, acının kapsamı tek dille sınırlı kalmamış. Senelerce başta Şanlıurfa Güneydoğu’daki çoğu köyde, şehirde Çanakkale yiğitleri Kürtçe destanla anılmış. Destanı günümüze taşıyansa Urfa’da mukim tasavvuf müziği ekibi Grup Dergâh üyeleri.

Dört yıl önce toplanan ekip Mehmet Ziya Demirbaş, İsmail Demirbaş, Bekir Çiçek ve Ahmet Bahadır Canbaz’dan müteşekkil. Sürecin seyrini Hafız Mehmet Ziya anlatıyor: “Önceden benzer bir grubumuz vardı. O dağılınca bu arkadaşlarla yola çıktık. Kürtçe Çanakkale kasidesi de yöremizde bir iki kıtasıyla yıllardır söylenirdi. Gittiğimiz yerlerde de ilgi toplardı. İki sene evvel ‘Acaba bunun devamı var mı?’ fikri aklımıza düştü. Ama o sırada devamı gelmedi.”

Merakları 8 ay önce had safhaya çıkınca ‘Artık tamam!’ deyip işe koyulurlar. Evvela yazılı kaynak araştırır ancak bulamazlar. Sonra yaşlılara başvurmayı akıl ederler. İlk yardım Hafız ve İsmail’in 64 yaşındaki babası Suphi Demirbaş’tan gelir. Yıllar sebebiyle unuttuğu kasidenin hatırladığı kısımlarını oğullarına aktarır. Akabinde Şeyh İbrahim isimli büyüğün kapısı çalınır ve anlattıkları not edilir. Ekip elde kâğıt kalem köy köy dolaşmaktadır. Koşturma yorucudur fakat bulunan her mısra onu izale etmektedir. Demirbaşların akrabası 78 yaşındaki Müslüm Dede’nin de evi ziyaret edilir. Ayağına gidilen en yaşlı isimse 92’lik Beşir Çiftçi’dir. Hepsinden derlenenler sıraya konduktan sonra yeni düzenleme için Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cüneyt Gökçe’ye başvurulur. “Arkadaşlar bana metni getirdiğinde telaffuzdan ve kelime değişimlerinden zamanla ortaya çıkan yanlışları düzelttik. Aslına da sadık kaldık tabii…”

Bütün sürece başından beri maddî ve manevî destek veren iki isim daha vardır. Mezopotamya Prodüksiyon sahipleri Suat Gümüşçü ve Emrullah Bademci. Mevzunun burada kalmasını istemeyen ikili kasidenin bestesini yeniden elden geçirme fikrini geliştirir. Neyzen Başar Dikici öncülüğünde 35 kişilik ekip günlerce çalışır. Neticede 12 kıtalık 4 kısımdan müteşekkil her biri farklı besteye sahip kasideye ulaşılır. Bir ve üçüncü bölüme yeni beste hazırlanır. Diğerleriyse bilinen şekliyle muhafaza edilir.

Kasidenin nihaî hâlinin bölüm başlıkları da şöyle: 1) Destpeka Herbe (Savaş Çanları): Seferberlik haberlerinin halkın sosyal hayatındaki etkileri anlatılıyor. 2) Rewitiya Nepandi (Bilinmeze Yolculuk): Diyarbakır’da toplanan ordunun Urfa’ya ve oradan Haleb’e nihayet Çanakkale’ye varışı işleniyor. 3) Kimkima Herbe (Harbin Kızıştığı An): Savaş meydanındaki yiğitlik ve zorluk dillendiriliyor. 4) Şerkeftina İmane (İnancın Zaferi): Şehadetin ve galibiyetin getirdiği coşkuyla kaside sona eriyor.

Destanın tekrar ortaya çıkmasına sevinenlerin başında şüphesiz hatıralarına başvurulanlar geliyor. Bunların içinde belki de en renklisi 92’lik Beşir Çiftçi. Evlatlarıyla yaşayan Beşir Amca küçük bir odada elinde tesbihiyle karşılıyor misafirlerini. Söz Çanakkale’ye gelince “Harpten 1-1,5 yıl sonra doğmuşum…” diye başlıyor anlatmaya: “Köylerden gidenlerin çoğu dönmemiş. Dayım da öyle. Büyük harp olmuş. Kimse unutmuyordu. Kaside de unutturmuyordu. Evvelden köylerde odalar vardı. Şıhlar (büyükler) gelince toplanılırdı. Muhabbet başlamadan mutlaka Çanakkale destanı okunurdu. Ama Allah nasip etti ben de 941’de askerliğimi orada yaptım.” Bir ara “Bize de okusan…” talebi gelince “Nefesim yetmiyor artık, eskiden okurdum ki dinleyen herkes ağlardı.” diyor ama ısrarlara dayanamayınca başlıyor içli içli terennüme. Belli ki mısralar arası durmaları nefes yetersizliğinden ziyade gözlerini yaşartan his yoğunluğundan kaynaklanıyor.

Hafız ve İsmail Demirbaş’ın akrabası Müslüm Amca’nın gönlündeki eziklik de Beşir Dede’ninkine denk. “Gençler bilmiyor artık. Biz vaktiyle hevesliydik. Söylenirken dinler ezberlerdik. Bizim köyden sadece Hafız öğrendi. İyi ki de öğrendi.” Araya hiç Türkçe bilmeyen eşi giriyor ve uzun uzun anlatıyor. Hafız çevirince anlıyoruz ki seneler önce beyi sohbet meclislerinde sabaha kadar kaside okurmuş. Demirbaş’ın dedesi Halil ve onun ağabeyi İsmail de seferberlikte Urfa’dan Haleb’e gitmiş. Ancak Halil hastalanınca geri çevirmişler. Giden ağabeyindense bir daha haber alınamamış. “Ahir ömrümde bir tek Çanakkale’yi göremediğime hayıflanıyorum.” deyince Müslüm Amca odaya sessizlik çöküyor. Oğulları ve arkadaşlarının kasideyi ihya etme gayretine başından beri destek veren Suphi Demirbaş da senelerce tef eşliğinde kaside söylemiş: “Çocuklar, Baba sen çok güzel çalıyorsun, ama Çanakkale’yi çal, derdi. Şimdi çaldığım tefi beğenmiyorlar.”

Hitama eren işten herkes memnun. Bilhassa da Grup Dergâh üyeleri. Ancak onlardan da hiçbiri Çanakkale’ye gitmemiş. “Hac vesilesiyle kutsal topraklara varınca Uhud’u da ziyaret etmiş ve müthiş etkilenmiştim. Çanakkale’yi gezsem aynı duygulara kapılacağıma eminim.” diyen Hafız ve arkadaşlarına “Ziyaret etseydiniz de seslendirseydiniz daha mı coşkulu okurdunuz?” sorusunu yöneltilince Bekir Çiçek cevap veriyor: “Zannetmiyorum. Çünkü çalarken ziyadesiyle hisleniyoruz. Nereye gitsek özellikle yaşlılar istiyor. Onlar ağlarken sizin gözyaşlarınızı tutmanız da mümkün değil.”

İlerde ‘Hepimiz Oradaydık” adıyla Türkiye geneli konserler vermeyi, gelecek yılsa süreci belgeselleştirmeyi düşünüyorlar. Hasbıhali Suat Gümüşçü bağlıyor: “Türk-Kürt kardeşliği için hiçbir şey yapmaya gerek yok. Dedelerimizin yolundan gidelim yeter. Onlar zaten taşları dizmiş. Çanakkale Savaşı ve kaside bunun açık bir delili.”

Temel düsturumuzu muhabbete muhabbet, husumete husumet olarak belirlemek

Çarşamba, Mart 24th, 2010

Tarihçe-i Hayat’ta belirtildiği üzere, Said Nursi’nin kendisine koca bir sayfayı tek okuyuşta ezberlemesinin ardından, Hocası “Zekâ ile hafızanın bir insanda bu denli seviyede toplanması çok enderdir. Sana bundan sonra Bediüzzaman diyelim” diyerek, Said Nursi’nin “Bediüzzaman” ismiyle çağrılmasına ve gelecek kuşaklarda da “Bediüzzaman” ismiyle bilinmesine vesile olmuştur. Türkiye’de hadis deyince akla gelen ilk isimlerden biri olan, hazırladığı 18 ciltlik “Kütüb-i Sitte” külliyatıyla hadis alanında otoriter bir isim haline gelen, geçtiğimiz günlerde Marmara Üni. İlahiyat Fak. Hadis Anabilim dalı öğretim üyesiyken vefat eden Prof. Dr. İbrahim Canan Hoca’nın Bediüzzaman’ın Fikrî Programı Üzerine Bir Analiz kitabına yapacağımız bir tahlille, Bediüzzaman’ın düşünce dünyasında gezinip, muhayyilesinin sınırlarının üzerinde dururken hakikate dair analizlerde bulunacağız.

Bediüzaman’ın çabalarına, çözüm ve analizlerine, ümmet adına düşündüklerine ve düşünsel eylemine geçmeden önce, o devrin şartlarına kısaca değinmekte fayda var. Risale-i Nur Külliyatı’nda Sünûhat’ta geçtiği üzere o devir, “felaket ve helâket asrı”dır. Maddi manevi birçok felakete maruz bırakılan ümmet, dağılmış ve gruplara ayrılarak sayısız kollara ayrılmıştır. Birbirlerine düşman edilen bu kollar, gün geçtikçe toparlanamamanın getirdiği zayıflıkla dağılmış, çeşitli inanç ve ideolojilerin etkisiyle toplumda kalbî hastalıklar görünmeye başlamıştır. Ümmet tabiri caizse erimektedir. Erimekte olan bir ümmetin içinde, İbrahim Canan Hoca’nın deyimiyle yıkanlar, yıkılanlar, yakanlar, inşa etmeye çalışanlar, inşa edenlere çelme takanlar birbirleriyle hak-batıl mücadelesi içerisindedirler. Ümmetin dağılmış kalplerini bir arada tutacak, iman hakikatlerini anlatacak, iman hakikatleriyle dağılmış gönülleri birleştirecek bir güneşin olmaması, karanlığı genişletiyor, insanları gittikçe hakikatlere karşı körleştiriyordu. İşte böyle bir ortamda fikrî ve irfanî çözümlemelerle yeniden kalkınmayı, silkinip kendine gelmeyi, asrın ve coğrafyanın ilmî, içtimaî, siyasî, ideolojik ve tarihî şartlarını da göz önünde bulundurarak çıkış kapısını aralamayı önceleyen Bediüzzaman’ı, ömrü boyunca gerçekleştirmeye çalışacağı ideallerini ve mücadele hayatını bir makalesiyle yakından tahlil ediyor İbrahim Canan. Bu tahlil sırasında bir kısım aydın ya da entelektüel geçinen zümrenin yaptığı gibi, aşırı yüceltip bitirmiyor, abartmalara kaçmadan çözümlere getirdiği bakış açısını irdeliyor.

İbrahim Canan’ın belirttiği üzere, makale Dinî Ceride’nin 23 Mart 1909 tarihli 83′üncü sayısında yayınlanmıştır. Bediüüzaman bu makalesiyle hayatı boyunca yapacağı mücadelenin plan ve programını madde madde belirtmiştir. İbrahim Canan, makale öncesinde Bediüzzaman’ı anlamanın zorluğundan erken yaşta fikrî kemâline, cesaretinden katıldığı mahkemelere ve aldığı beraatlara kadar Bediüzzaman’ı tahlil etmiş. Bediüüzaman’ı anlamada öncelikle bilinmesi gerekenleri risale-i nur külliyatından okumalarıyla açıklayarak, Bediüzzaman’ın menkıbelerle dolu talebelik, askerlik, esaret ve uzun bir ömür boyu süren mücadelelerine değinmiş.
Cehalete kökten çözüm: Eğitim

2005 yılında dünya üniversitelerinin başarı sıralamasında üniversitelerimizin yeri, gazetelere “İlk 500 üniversite arasında yer alamadık” şeklinde yansımış, ilk 2000 üniversite arasında dereceye de giremediği belirtilen üniversitelerimizin, hali hazırdaki konumu da ortaya çıkmıştır. Bediüzzaman’ın din ve eğitim bilimlerinin birlikte okutulabileceği “Medresetü-z Zehra” projesi, bir asır önce ne kadar da isabetli bir çözüm olduğunu göstermekle kalmıyor, halen de sorunun devam ettiği düşünülürse, Bediüzzaman’ın sadece ülkemiz için değil tüm İslam âleminin birlik ve bütünlüğü için getirdiği çözüm önerisi, aradan bir asır geçmesine rağmen tazeliğini koruyor. Bediüzzaman’ın, genel itibariyle İslam dünyasının özel itibariyle de Doğu’nun geri kalmasında, anarşinin, ayrılıkların, ötekileştirilmelerin ve bütün kötülüklerin en köklü sebeplerinden biri olarak, ‘en büyük düşman’ ifadesiyle anlattığı ‘cehalet’ illetine dikkat çekmesi, Medresetü-z Zehra projesinin önemini ortaya koyuyor. 1907′de Doğu’dan İstanbul’a geldiğinde kalbinde bu büyük projenin hayali olan Van, Bitlis, Siirt ve Diyarbakır’da kurulacak bir üniversite, bölgeyi ve özelde de Doğu’yu manen ve ilmen kalkındıracak bir projedir. Bediüzzaman Münazarat isimli eserinde çözüm önerisini şöyle dile getirmiştir: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahlarıyla cihad edeceğiz.”

Bediüzzaman’ın, genel itibariyle İslam dünyasının özel itibariyle de Doğu’nun geri kalmasında, anarşinin, ayrılıkların, ötekileştirilmelerin ve bütün kötülüklerin en köklü sebeplerinden biri olarak, ‘en büyük düşman’ ifadesiyle anlattığı ‘cehalet’ illetine dikkat çekmesi, Medresetü-z Zehra projesinin önemini ortaya koyuyor. Bediüzzaman 1907′de Doğu’dan İstanbul’a geldiğinde kalbinde bu büyük projenin hayali olan Van, Bitlis, Siirt ve Diyarbakır’da kurulacak bir üniversite, bölgeyi ve özelde de Doğu’yu manen ve ilmen kalkındıracak bir projedir. Meselenin özünü bundan 100 yıl önce Bediüzzaman, Medresetü-z Zehra projesi ile çıkış noktasının kapısını aralamış, ümmet adına bir ilham kaynağı, cehalet hastalığının tedavisini yazdığı reçeteyle belirtmiştir.
Kendinden başla!

Hz. Peygamber’in “Kendinden başla!” hadisini (Müslim, Zekât 41) düstur edinen Bediüzzaman, “Kendini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyleyse nefsimden başlarım!” diyerek, insanlığa hizmetin merkezine “nefisle mücadele” etmeyi koymuştur. Nefisle mücadele eden, nefsini dizginleyebilen insan ancak insanlığın kurtuluşuna vesile olabilir. İnsanın çiçek açmasını önceleyen Bediüzzaman, çiçeklerin kuruduğu, köklerinden ayrıldığı bir dönemde ruhun dinamiklerini harekete geçirecek bir kalkınmanın sancısı içerisindedir.

Mesleği olarak gördüğü irşad vazifesince, İslam’ın ana meselelerinden talebelik sanatının ıslahına, ulemanın toparlanmasından siyasi rejimin ıslahına kadar birçok soruna çözümler getiren Bediüzzaman, kurtuluşumuzu kendi medeniyetimizin değerlerini fark ederek gün yüzüne çıkartabilecek potansiyeli keşfedebileceğimiz zaman göreceğimizi belirtir. Kanunları oluştururken bile kendi kaynaklarımıza sırtını çevirerek Avrupa kapısına dayanmak bir cinayettir. Avrupa’nın kapısına dayanıp medet ummakla ancak ve ancak kendi kendimizi mahkûm bırakacağımızı ifade eden Bediüzzaman, bu konu üzerine “Kanunlar, Allah inanç ve korkusunu esas alan “din-i İslam namıyla olmalı” diyerek, içine düştüğümüz perişanlıklarından temelinde sebep olarak, İslam’ın hakikatlerinin ve güzelliklerinin hayatımızdan uzaklaşmasını görür.

“Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede görürse alır” hadisince, Avrupa’dan alabileceğimiz her güzelliği almamız gerektiğini belirterek, Ali Şeriati’nin “Av avcıya tutkun” sözleriyle dile getirdiği tutkunluktan uzak durmamız gerektiğini belirtikten, meşrutiyet rejiminin İslam’da başka bir kaynağa nispet edilemeyeceğini ifade eder. Her ne kadar Batı tutkunu kişilerce “Batı menşeli ama asrın gereği” şeklinde ifade etmiş olsalar bile, dindar ve muhafazakârların meşrutiyeti İslam dışı bir sistemmiş gibi görmemeleri gerektiğini izah eder, hatta dört halife dönemini cumhuriyet idaresi olarak vasıflandırılmasının mübalağa olmayıp gerçeğe uygun bir tespit olduğunu izah eder. Çünkü dinin ana kaynakları Kuran ve sünnetin ruhuna uygun olan rejim şura sistemine ve seçime dayanan bir rejimdir. Bu anlamda meşrutiyet, Avrupa’nın değil, İslam’ın malıdır. (s. 97)

Meşrutiyet dört mezhebi kaynak kılmalıdır. Ancak bu şekilde ihtilaflar önlenebilirken, farklı grupların temsilcileri durumundaki kişilerin görüşlerinde mutabakat sağlanabilir. Bu meyanda ilmiyede hürriyet hâkim kılınmalı, hakikati bulma aşkı galebe çalınmalıdır. Kürsü sahipleri ve otoriter konumda bulunanlar asla kendi görüşlerini dayatmamalıdır. İdarede kuvvet kanunda, ilimde kuvvet hakta olmalıdır. (s. 132)

Müslümanların birlik ve beraberliği sağlanırken gayr-ı Müslim cemaatlerin budan rahatsız olmalı önlenmeli, kalplerdeki dini saffet ve heyecana dayanacak birliktelik gayr-ı Müslimlere zarar vermemelidir. Çünkü dindarlık onları incitmeye manidir. Tarihin hiçbir döneminde Müslümanlar, gayr-ı Müslimlere eziyet etmemiş, kötü muamelede bulunmamıştır. (s. 188)

Milliyeti bir vücut, ruhunu da Kuran olarak ifade eden Bediüzzaman, İslamî maarifin üç ordusunun olduğunu ifade eder: Mektep, medrese ve tekke. Genel olarak İslam dünyasının geri kalmasında ve Osmanlı’nın çökmesinde yetersiz ve cahil önderlerin tesiri olduğundan, devlet öncelikle umumî irşada yönelik hizmetlerin kalitesine önem vermeli, mektep-medrese-tekke ilişkisini sağlamlaştırmalıdır. Temel düsturumuzu muhabbete muhabbet, husumete husumet olarak belirlemek, silah olarak burhana sarılan adaletle yönetilen devletin de bekasını aşikâr kılacaktır.